ISLAM VE REFORMASYON
İleri giden yol nedir?
BÜYÜK MÜNAZARA TARİH: 16 MART 2012
YER: Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu (SOAS)
Londra Üniversitesi MİSAFİR KONUŞMACILAR
Abdullah al Andalusi
İslami aktivist, vaiz ve uluslararası konuşmacı MİSAFİR KONUŞMACILAR
Mustafa Akyol
Türkiye politika yorumcusu ve yazar Mustafa Akyol Türk medyasında
düzenli olarak eleştirmenlik yapıyor. Şu anda, Türkiye’nin önde gelen
günlük İngilizce gazetesi Hürriyet Daily News
ve günlük Star gazetesinde köşe yazarıdır. Ayrıca düzenli olarak Türk televizyonlarında
politik tartışma programlarına katılıyor, ve Müslüman dünyasında Liberalizm’in
gerekliliği üzerine kapsamlı konuşmalar yapıyor. Abdullah al Andalusi uzun yıllardır
Müslüman cemaatinde çalışıyor. İslami uyanış, teoloji, sosyoloji, antropoloji,
politik felsefe gibi konularda
çalışıyor ve toplantılara katılıyor. Üniversitelerde ve TV programlarında
şeriat, güncel ilişkiler ve
Kuran Mucizesi hakkında konuşuyor, İngiltere ve uluslararası düzeyde
Laiklik ve Liberalizm’e güçlü eleştiriler getiriyor
ve TV programlarına katılıyor. Teşekkürler. Selamünaleyküm.
Geldiğiniz için teşekkürler. Tüm sorunlara rağmen
bu sınıfta olduğunuz için teşekkürler. Anlıyorum,
bir çift rezervasyon sorunu yaşadık. Ayrıca beni buraya getirmek için
Türkiye’deki İslam cemaatinde bulan Abdullah’a teşekkür etmek istiyorum.
Benim için kesinlikle bir zevk. Kardeşimin de söylediği gibi
bu kitabı yazdım. Peki hikayesi nedir?
Neden böyle bir kitap yazdım? Öncelikle şunu söylemeliyim,
ben İslami bir Reformu savunmuyorum. Bazen İslami yenilenme,
yani geleneğimizin bir parçası olan
tecdid hakkında konuşuyorum, Reform aslında bir Hristiyan terimidir.
Bu terim beni sıkıntıya sokmuyor
ama kendi geleneğimizden de gelmiyor. O yüzden genelde kullandığım bir terim değildir. İkincisi, benim dini otoritem yok,
imam değilim, fakih değilim. Öyle bir lakabım yok.
Sadece sıradan bir Müslüman’ım. Yani dinimiz İslam hakkında söylediğim her şey Müslüman bir birey olarak düşündüklerimdir. Düşüncemizin tarihine, İslam hukuku [fıkh] ve
şeriatın tarihi gelişimine dair okumalar yaptım. Erken İslami düşüncedeki
bazı ilginç tartışmaların da günümüz için
önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’de yaşananlar üzerine
Türk basınında yazarlık yapıyorum. Bazen Türkiye’yi anlatmak için
İngilizce basında yazıyorum, çünkü Türkiye’nin laik bir diktatörlüğe
ihtiyaç duyduğunu söyleyen laik bir anlatı var, çünkü dindar Müslümanlar başa geçerse,
Türkiye’de bir Taliban devleti yaratacaklar deniyor. Bu tartışma dünyada Tunus ve Mısır gibi yerlerdeki,
Mübarekler, Bin Aliler tarafından tekrarlanıyor. Yani Orta Doğu için
anti-demokratik bir tartışma var. Demokrasi, Müslüman toplumlar
için tehlikeli görülüyordu, çünkü yanlış insanları başa getirmişti,
tartışma bunun üzerine kurulmuştur. Makalelerimde bu anlatıyı
bir şekilde zorlamaya çalışıyorum. Ama ilk olarak, bu kitabı
neden yazdığımı açıklayayım. Yazmak iki sene sürdü
ama geçmişi daha eskiye uzanıyor. Açılışta anlattığım gibi, her şey
80’lerin başında Ankara’da başladı. Ben Ankara’da büyüdüm.
İstanbul kesinlikle daha iyi.
Türkiye’ye gidecekseniz oraya gidin. Ankara çok sıkıcıdır, ama orada büyüdüm. Her hafta sonu
dedem ve anneannemi ziyaret ederdim. Dedem ve anneannem
-huzur içinde yatsınlar- çok dindardılar, ve yapmak istedikleri şeylerden biri,
8-9 yaşında olan bana İslam’ı öğretmekti. Sanırım 9 yaşlarındaydım.
Onların evine giderdim. Dua etmeyi, camiye gitmeyi,
renkli boncuklarla La ilaha illallah yazmayı öğrenirdim. Küçükler için ilk başlangıçtı.
Hızlandırılmış İslam kursu gibiydi. Çok severdim.
Öğrendiğim her şeyi sevdim. Ama hatırlıyorum, bir gün
babamın kitaplığında bir kitap buldum. Başlığı Türkçe’de “Namaz Hocası” idi, ve kitabın arka kapağında iki alıntı vardı,
bir tanesi Kuran’dandı. ve diyordu ki, “Seni yaratan Allah’tır.
Sana gözler, kulaklar ve hisleri veren odur.
Sen ne kadar az şükrediyorsun.” Bu benim için çok çarpıcı bir ayetti
ve hala da öyledir. Çünkü vücudumun bana ait olmadığını,
bana verilmiş bir şey olduğunu söyledi. Sahip olduğumu düşündüğüm her şeyin
aslında yaratıcım, Allah tarafından
bana verilmiş olduğunu söyledi. Ama ikinci alıntı o kadar da ilham verici değildi. Diyordu ki, “Eğer çocuklarınız–”
bu alıntı Kuran’dan değildi, burası önemli. “Çocuklarınız 10 yaşında namaz kılmaya
başlamamışsa, onları dövün.” Bense 9 yaşındaydım. Bir sene içinde
düzenli namaz kılmaya
başlamazsam başım belaya girecekti. Biraz rahatsız olduğumu hatırlıyorum
ve dedeme sordum. O da “Bu kötü çocuklar için,
biz seni asla dövmeyiz,” dedi. O zaman rahat hissettim ama hatırlıyorum,
o gün kafamda küçük bir soru oldu. Soru şuydu:
“Çocukları dövmek iyi bir şey midir?” İkincisi: “Beni namaz kılmaya zorlasalardı,
bunun yardımı olur muydu?” Tanrı’ya tapınmak için değil de,
dayaktan kaçmak için namaz kılsaydım,
iyi bir şey yapıyor olur muydum? Diğer deyişle “Dayatma,
dindarlığıma yardımcı olur muydu?” Yıllar geçti, ben bunu düşünmeye devam ettim. Türkiye’de Nursi geleneğinden tutun
temel İslami metinlere kadar
çeşitli geleneklerle meşgul oldum. Bir yazar, araştırmacı ve bir tür
akademisyen olarak İslami toplumları çalıştım, ve o soruyu sormaya devam ettim,
çünkü Müslüman toplumlarda baskıcı tavırlar gördüm. Daha doğrusu, bazı Müslüman toplumlarda. Bu tavırlar küresel düzeyde popüler oldu,
hatta bazen kötü bilindiler. Mesela, Suudi Arabistan’da
Mutavva adlı bir kurum var. Din polisi. Mutavva’nın görevlerinden biri de,
ezan okunduğu zaman
namaz kıldığınızdan emin olmaktır. Çünkü ezan okunduğunda dükkanınızı
kapatmanız gerekir, yani
o sırada ticaret yapmamalısınız. Bunu ilk kez görüp okuduğumda,
bir sorun olduğunu düşündüm. Çünkü din polisi söylediği için camiye gidiyorsanız,
bu ihlasınız, içtenliğiniz açısından iyi midir? Camiye kendi isteğinizle, tanrıya tapmak için,
kimse sizi zorlamadığı için gitmelisiniz, değil mi? İslami misyon, ezan olması değil mi?
Çünkü bizde ezan var. Belki de Müslümanlara daha iyi kullar
olmaları için namaza gitmelerini
önermelidir, ama onları zorlamamalıdır. Çünkü onları zorlarsanız, elinize ne geçer? Bu fikir İran’da ve Suudi Arabistan’da
bazı insanları gördüğümde yine netleşti. O ülkelerde bir sürü dindar insan var. Ayrıca kendi ülkelerinde çador giyen ve
muhafazakar giyinen İranlılar ve Suudiler gördüm, ama bazıları mesela Londra’ya giden
ilk uçağa biner, tüm o giysileri çıkarır,
barlara gider, partilere katılır. Elbette bu dini ve İslami
olarak övgüye değer değildir. Fikir yine şuydu, “Bu insanları zorlamak
onları daha dindar yapıyor mu? Bu iyi bir şey mi?” İşte bu tartışmadaki temel kaygım bu. Benim yaklaşımım şöyle;
tabi öncelikle, insanları daha dindar olmak
için zorlamanın bir anlamı yok. İkincisi, bu, Kuran’ın
bazı temel prensiplerine aykırı. Her Müslüman temel Kuran ayetini bilir.
“Dinde dayatma yoktur.” Başka ayetler de var.
Mesela bir tanesi diyor ki, “Hakikat Tanrı’dan gelir.
Bırak, inanmak isteyen inansın,
inkar eden inanmasın.” Dini ve vicdani özgürlük için
Kuran’da birçok esas var. Bunlar basitçe gösteriyor ki,
kimseyi dindar olmaya ya da
Müslüman kalmaya zorlayamazsınız. Bu otorite yanlısı zihniyet nereden geliyor? Bu otorite yanlısı kanunlar,
kurumlar, tavırlar nereden geliyor? Bunun üzerine düşünmeye başladım,
ve zamanla başka bir şey gördüm. Bu şöyle bir gerçek. Bizim dünyamızda,
Müslüman dünyası dediğimiz yerde, otorite yanlısı insanlar
sadece dindar Müslümanlar değil. Otorite yanlısı insanlar çok laik olabilirler. Aslında çok tutkulu laik insanlar
çok da otorite yanlısı olurlar. Mesela, Suudi Arabistan’da
bir kadın tesettürlü olmak zorunda. Zorunda. Türkiye’de başka bir şey yaşadık.
Başörtüsünü çıkarmak zorundaydınız. Bu kesinlikle tiranlıktı.
Laiklik, ilerleme, modernite adı altındaydı. Ama eşit derecede otorite yanlısıydı
ve Türkiye’de bununla savaştık. Hala da sürüyor. Türkiye’de başörtüsü takıp
kamu görevlisi olamazsınız. Bu hala süren bir savaş. Ama laiklik taraftarları
öyle takıntılı şekilde otorite yanlısıydı ki, şöyle düşümdüm;
kadınları başörtüsü takmaya
zorlayan zihniyet ile başörtüsünü çıkarmaya
zorlayan zihniyet aslında aynı zihniyet. Ve belki de İslami gelenekteki sorun,
zaten var olan bu zihniyetin
İslami tavırları etkilemiş olmasıdır. Belki de din ve bu otorite yanlısı tavır
zamanla birbirine karıştırıldı. Diğer vakalarda gördüğümüz gibi, mesela,
muhtemelen çoğunuz bana katılırsınız, Kuzey Doğu Afrika’da kadın sünneti,
klitorisin kesilmesi gibi bir uygulama var, ve bunu uygulayanlar,
bunun İslami bir şey olduğunu düşünüyor ama birçok uzmanın da dediği gibi,
Kuran’da bunu haklı gösteren herhangi bir şey yok. Aslında bence Kuran’da bunu
tamamen haksız gösteren bir ayet de var. Ama temel İslami metinlerde yok. Bu, bazı Müslümanların kafasında
İslam’la karıştırılan ve onun bir parçası
haline gelen bir gelenek. Türkiye’de çok az insan var.
Ne olduğunu bilmiyorduk.
Kimse de duymamıştı. Yani, bu otorite yanlısı tavır dinimizin değil de,
tarihimizin bir ürünü olabilir mi? Bazı belli başlı gelenekleri,
zihniyetleri, tavırları içeren bir tarih. İnsanların gelenekleri, kutsal olarak
ilham alınmış ya da buyurulmuş kurallar değil. İşte, İslam hukukuna ve onda
bulabileceğimiz bu otorite yanlısı öğelere
baktığımda genel hislerim böyleydi. Ve bulduğum şeyler bir hikaye oluşturdu
ve kitapta anlatılıyor. Size birkaç örnek vereyim. Bu otorite yanlısı tavırlar hakkında
konuştuğumuzda neden bahsediyoruz? Size sağlam ve net bir vaka sunayım.
Dinden dönme yasağı. Ridde ya da Arapça’da irtidat,
dininizi değiştirmenizdir. Mesela, Müslümansanız ve derseniz ki– Örneğin buradaki kardeşimiz
Hristiyanlık’tan İslam’a dönmüştür.
Bu beni onurlandırıyor. “Müslüman’dım ama Hristiyan olacağım,”
diyen bazı insanlar da var. Bu kararı veren insanlar var,
ya da Budist, Ateist olanlar. Böyle insanlar var. Peki, buna dair İslami tavır ne olmalı? Tabi ki, hiç bir Müslüman bir diğerinin
din değiştirmesini istemez. Ama bu gerçekleşirse, ne yapmalıyız? Klasik şeriatta, dört mezhepte,
Şii geleneğinde de dinden dönme
bir suç olarak kabul edilir, ve cezası ölümdür.
“Artık Müslüman değil, Hristiyan’ım,”
derseniz ölüm cezası alırsınız, ve bu geçen yıllarda
tartışma yaratan bir mesele oldu. Özellikle de 2006 yılında,
Afganistan’da Müslüman olan Abdurrahman
Hristiyanlığa döndüğünde Afgan mahkemeleri ona ölüm cezası verdi
ve tövbe etmesi için 3 günü vardı. Ama o fikrini değiştirmedi
ve ölüm cezası uygulanacaktı, ama uluslararası gruplar Afgan hükümetine
baskı yaptı ve serbest bırakıldı. O da İtalya’ya kaçıp
hayatına güvenli şekilde devam etti. Ama bu, uluslararası bir meseleye dönüştü. Yine, Mısır’da Yusuf Nadahani
ölüm cezası aldı ve davası sürüyor. Böyle örnekler var. Bu sadece Müslümanlar arasında değil,
uluslararası düzeyde bir sorun yaratıyor. İnsanlar soruyor, “Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bu üyesi olamayacağınız
ya da bırakamayacağınız bir dinse,
bunu nasıl savunacaksınız?” İnsanlar bize bu soruyu sordu. Ama geleneğimize olan sadakatimiz ne olacak?
Buna nasıl anlam verebiliriz? Dinden dönme yasağının köklerini çalışanlar
aslında aynı sonuca varıyor. İlk olarak, Kuran’da dinden dönmeyi
yasaklayan hiç bir şey yok. Hiçbir ayet yok. Aslında Hz. Muhammed (S.A.V.)
döneminde bunu ima eden bir ayet var. İnsanların İslam’dan dönüp
sonra tekrar gelebileceğini söylüyor. Çünkü bu ayet başta inanan, sonra inkar eden
ve tekrar inanan insanlardan bahsediyor. Aslında gidip gelebileceğinizi gösteriyor.
Fikrinizi değiştirebilirsiniz. Dinden dönme yasağı ikincil kaynaklardan geliyor:
hadisler ve ulema yorumları. Ama mesela bu konuda iyi bir kitap yazmış olan
Abdullah Said gibi alimler bir şey farkediyor. Dinden dönmeyi cezalandırmak
gerektiğini addeden ulema
belli bir bağlamda düşünüyordu. Müslümanlar’ın Mekke paganları,
Sasaniler ya da Persler gibi cemaatlerle
çatıştığı savaş bağlamı. ve dinden dönmeyi savaşta
taraf değiştirmek olarak gördüler. Yani, bunu herkes cezalandırır. Günümüz modern dünyasında
modern uluslarda ağır ihanet kavramı var. Mesela, bir Amerikan askeriyseniz
ve diğer tarafa kaçtıysanız, o ordu sizi cezalandırır. Bu yüzden Hanefi Ekolünde,
dinden dönenlere verilen ölüm cezası
sadece erkekler içindi, çünkü kadınlar asker olarak görülmüyordu. Kadınlar askeri bir tehdit oluşturmuyordu,
en azından Orta Çağ savaşları sırasında. Buna dayanarak şöyle söyleyebilir miyiz;
o dinden dönme yasağı, o bağlamda anlaşılabilir mi? Din değiştirmenin politik cemaatte
politik bir ihanet olduğu Orta Çağ bağlamı. Ama bugün başka bir bağlamda yaşıyoruz
ve bunu yeniden yorumlamalıyız. Benim “reform” diyebileceğiniz konuda
üzerine savım bu. Ben buna tecdit diyorum. İslam hukukunun belli bir bağlamı olduğunu
ve bazen bağlamlar değiştikçe kanunları da
değiştirmemiz gerektiğini anlamak. Bu duyulmamış bir kanun ya da yaklaşım değil. Osmanlı İmparatorluğu’nda
bu kanunların çoğu değiştirilmişti. Müslümanlar zaman geçtikçe
kanunların da değişmesi gerektiğini farketti. Osmanlı alimlerinden Ahmet Cevdet Paşa
Mecelle’nin başında yazmıştı. 19.yüzyıl Osmanlı Hukuk Abidesi. Örneğin bu yüzden Osmanlılar,
Yahudi ve Hristiyanları
zimmi olarak tanımlayan kanunu kaldırdı, korunan ama eşit olmayan bu vatandaşları,
Tanzimat Reformları ile
19.yüzyılın ortasında eşit vatandaşlar yaptı. Osmanlı alimleri, şeriatın değişen zamana
uyarlanması gerektiğini söyleyerek,
bunu İslami olarak haklı çıkardı. İslam hukukuna
bu dinamik bir anlayışla bakarsanız, aslında bağnaz ya da
otorite yanlısı olarak gördüğünüz her şey
Orta Çağ’a göre anlam kazanır, o zaman bunları
başka bir perspektif ile anlayabilirsiniz. Bununla ilgili başka bir örnek daha vereyim. Yine, duymuş olabilirsiniz,
Suudi Arabistan’da
kadınların araba sürmesi yasak. Kadınlar araba süremez. Neden bilmiyorum. Tabi ki Kuran kadınların
araba sürmesiyle ilgili bir şey söylemiyor. Suudi din adamlarıyla bunu konuştum.
Bunun fitne olduğunu söylüyorlar. Ama özellikle belli bir savları var. Kadınların tek başına yolculuk etmemesini
söyleyen hadislere işaret ediyorlar. Bunu, Türkiye Diyanet başkanı,
Profesör Mehmet Görmez’e sordum. Kendisi şu anda,
bir hadis projesi üzerine çalışıyor,
hadislere bağlama oturtacak ve sahici olduğunu düşündüğümüz
ama olmayan mevdu hadisleri kaldırabilecekler. Mehmet Görmez bana bir şey söyledi. “Elbette Peygamber, ‘Kadınların tek başına
seyahat etmesine izin vermeyin,’ demiş olabilir. O zaman Mekke ve Medine
arasında eşkıyalar vardı ve
savunmasız bireylere saldırıyorlardı” Şimdi, mesele güvenlik olmalı.
Bireylerin güvenliğinden bahsetmelisiniz. Ama “Bir kadın bugün, Mekke ve Medine
arasında araba süremez,” derseniz aslında bir şeyi bağlamından
çıkarıyorsunuz demektir. Böylece bir kanunun amacını anlamak, bugün onu neden
kelimesi kelimesine uygulamamanız
gerektiğini anlamak için anahtardır. Aslında İslami gelenekte
bu kanun yorumlaması
Makasıd geleneği olarak bilinir. Makasıd, İslam hukukunun
amaçları, maksadı anlamına gelir. Birçoğunuzun bildiği İmam Şatıbi,
15.yüzyılda İslam hukukunun yüce maksatları
üzerine bir teori yazmıştı, “Tüm şeriatın İslam hukuku
aslında 5 temel değeri
koruma çabası olarak açıklanabilir,”der. Bu değerler; yaşam, din, akıl, mülk ve soy. Bunlar İslam hukukunun maksatları ise İslam hukuku bireyin haklarını,
saldırıdan ve otorite yanlısı hükümetlerden
korumaya dayalı evrensel bir hukuk olur. Buraya bir şey eklemek isterim. Bu yüzden şeriatı, günümüz Müslümanları için
çok kutsal ve önemli bir fikir olarak görüyorum. Şeriat bugün Batı’da
çok popüler bir kavram değil, biliyorum. Bunun belli nedenleri var, çünkü
bazı Müslümanlar şeriatı fiziksel cezaları ile
kelimesi kelimesine uygulamakta ısrarcı. Ben bunu İslam’da
hapishanelerin yokluğu ile açıklıyorum.
Bu farklı bir bağlam. Ama şeriat ile ilgili şöyle bir şey var; Roma hukukundan gelen
geleneksel Avrupa hukukunda kanun,
devletin bir yaratımıydı. Mesela, Roma hukukunun ilk söylediği şey
“Prens kanunların üstündedir.” Prens kanunları çıkardığına göre
kanun hükümete, devlete hizmet için tasarlanmıştır. Avrupa’da liberalizm, doğal hukuk kuramıyla
buna meydan okuyor
ve bu bir yere kadar yardımcı oldu, ama bu yüzden Avrupa hukuk geleneklerinde
yasal dokunulmazlık gibi kavramlar var. Bu da, tepedeki adamın
sorgulanmaması fikrinden geliyor. İngiltere bu konuda bir istisna. Oraya geleceğim. Ama İslam hukukuna baktığınızda, kanunlar
hükümdar tarafından tasarlanmaz ya da ondan gelmez, bunlar aslında hükümdarı kısıtlar,
çünkü hukuk en nihayetinde Tanrı’dan gelir. Avrupa doğal hukuk geleneğinde
buna benzer bir fikir vardır, bunu Amerikan Anayasasında ya da
en azından Bağımsızlık Bildirgesinde görebilirsiniz. Hukuk Tanrı’dan gelir ve
sultanlar ile yöneticilerden
bağımsız alimler tarafından dile getirilir. Yani, hukuk, bireylerin haklarını
devletten korumakla ilgilidir. Bu yüzden şeriat tamamen
bireyin hakları üzerine kuruludur. Kimse hırsızlık yapamaz.
Devlet, mülkünüzü çalamaz, vakfınıza el koyamaz. Böylece, İslam geleneğinde sivil halk ortaya çıkmış, temel olarak yaşam, din ve mülkü
baskıcı yöneticilerden korumuştur. Malesef bu denge, devletlerin Orta Doğu’da
daha çok güçlendiği 20.yüzyılda kayboldu. Mesela Türkiye’de,
modern devlet tüm vakıflara el koydu ve aslında o modern çağ
Türkiye’ye daha otoriter bir rejim getirdi. Orta Doğu’da da benzer
bir modernleşme eğilimi yaşandı. Ama şeriatı bu perspektifle ele alırsanız,
durum Makasıd ile ilgiliyse, bu, Batı’nın liberalizm ile aradığı şeye eşdeğerdir, bu, bireysel hakları baskıcı hükümetlerden
koruması konusunda ısrarcıydı. Açıkçası, Makdisi’nin şeriatın
İngiliz hukuk geleneğine nasıl etki ettiğine dair
çok ilginç bir kuramı var. Buna kitabımda da yer verdim çünkü–
Tamam, üç dakika. Çabucak geçeyim. Bu fikirlere dayanarak kitabımda
Müslümanlar’ın İslam hukuku ve kültürüne daha liberal bir perspektiften
bakması gerektiğini tartışıyorum. Liberal derken, Batı’dan bir şeyler
almamız gerektiğinden bahsetmiyorum. Kendi liberalizmimiz
ve özgürlük odağımız olmalı. Çünkü özgürlük yoksa,
Müslüman olmayı seçemiyorsanız,
dindar bir Müslüman olmayı seçemiyorsanız Müslüman olmanın bir anlamı yok.
Dindar bir Müslüman olmanın anlamı yok. Bir camiye ya da bara gitmeyi
seçme hakkına sahip olmalısınız. Camiye gitmek sizin seçiminiz olmalı,
bu yüzden değerlidir. Diğer Müslümanlara da nasihat etmelisiniz, ama camiye gitmedikleri ya da
günah gördüğünüz şeyleri
yaptıkları için onları cezalandırırsanız, aslında onları daha dindar yapmayacak
bir şeyle zorluyorsunuz demektir. Bunu temel alarak, kitabımda
güvenli bir devleti savunuyorum. Bu, vatandaşlara herhangi bir dindarlık
dayatmayacak, ama dindarlıklarına
ve dini haklarına saygı duyacak bir devlet. Aslında bu da,
Türkiye’de vardığımız bir fikir birliğidir. Türkiye’deki İslam talebi
aslında bir İslam devleti değil,
daha liberal demokratik bir devlettir. Türkiye’deki kimse
başörtüsünü dayatmak istemiyor, sadece başörtüsü karşıtlarının
sakin olmasını ve herkesin standartlarına
saygı duymasını istiyoruz. Bir diğer fikir de,
“günah işleme özgürlüğü” dediğim şey. Bu günaha göz yummak değildir,
ama günah işlemeyi yasaklarsanız, bu onları münafık yapar,
gerçek müminler değil. Üçüncü bir fikir de
Özgürlüğün İslami Yolu adlı kitabımın “Dinden Dönme Hakkı” başlıklı son bölümünde. Çünkü insanları İslam’da zorla tutarsak,
ilk olarak dinimizi itibarsızlaştırıyoruz, İkincisi, dinimize inancımız ve güvenimiz yok mu? Dinimizi koruması için
neden otoriter rejime ihtiyacımız var? O kadar da güvensiz miyiz?
Olmamalıyız. İslam ile gurur duyuyorsanız, umarım
ve hatta eminim bütün Müslümanlar öyledir, o kanunları zorla kabul ettirecek
devletlere ihtiyacımız yok. İnancımızın gücüne güvenmeliyiz,
bu da mantık, tartışma, münazara
ve değerlerimizi paylaşarak gelir. Sanırım zamanım bitti.
Çok teşekkür ederim. Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi rabbil alemin. Esselatu assalamu nabi karim Muhammed
ve ala alhi tahiben ve sahbihi salihen. -Selamünaleyküm.
-Aleykümselam. Katılımınız için teşekkür eder
ve bu odaya sıkıştırıldığınız için özür dilerim. Öğrenci Birliği etkinliğe başlamadan
30 dakika önce diğer odalara
çifte rezervasyon yapıldığını söylemenin iyi bir fikir
olduğunu düşünmüş. Yani bunu
yapmak için gidebiliriz. Ayrıca Mustafa Akyol’a Türkiye’den gelip
bizi ziyaret ettiği için teşekkür ederim. Biraz lokum istemeliydim, ama bir dahaki sefere. İslam ve Reformasyon çok ilginç bir konu,
çünkü bunu çok duyuyoruz
ve bakın ne kadar ilgi çekiyor. Bu reformasyon fikrinin saldırısına uğradık. Özünde İslam dünyası tarihinde,
İslam alimleri tarihinde
her zaman metnimize döndük, Yeni içtihatlar geliştirildi ve farklı fikirler toplandı. ama bence bu çağda reformasyon fikri,
Batı perspektifinden bildiğimiz kadarıyla
oldukça dolu bir kavram, çünkü bu yerli kavramı dolduruyorlar,
Hristiyanlık, ve bir dereceye kadar Yahudilik,
gruplara ayırdığım için üzgünüm. Hristiyanlık konusu– Sanırım tarihte,
sürekli birbirleriyle savaşıyorlardı, ve Avrupa’daki her prens
hangi Hristiyanlığa katılacağı konusunda
kendi fikrine sahipti ve halklarını zorladılar, ve bir şekilde farklı Hristiyan
mezheplerini birbirlerine düşürdüler. Bu yüzden laiklik, bugün varsaydığımız gibi
oldukça tarafsız bir toplum tasavvur etmek için değil, Hristiyanlar arasında
barış sağlamak için icat edilmişti. İlginç olan şu, mesela
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde devlet ve kilisenin
ortaklık kuramayacağı yönünde bir ibare vardır. Aslında bu, Amerika’da Hristiyanlığın
ya da Hristiyanlık temelli kanunların
olmaması yönünde değildi. Amerika’da belli bir kilise, grup ya da mezhepin
herhangi bir kurumu olmaması yönündeydi. Sanırım günümüzde 15 bin farklı kilise var. Binalardan bahsetmiyorum, grup, mezhep gibi
olgulardan söz ediyorum. Fikir çeşitliliği çok. Yani, laiklik ilk olarak Hristiyanlar arasında
barış sağlamak için tasavvur edilmişti. Ama bunu İslam dünyasına
yeniden yönlendirmek ve bakmak istiyorum. Elimizde Suudi Arabistan ve İran var.
Onlar her zaman İslam hukukunun örneği olmuştur. Ama anlamadığımız bir şey var,
bunu orada yaşayanlar ve araştırmacılar anlayabiliyor, belli ki onlar İslam hukukuna dayalı değil. Belli ki, hem Suudi Arabistan hem de İran’da
sistemin bir parçası olarak faizli bankacılık var. BBC’ye bakıp Suudi Arabistan’da enflasyonu
kontrol etmek için, faiz oranlarının
nasıl dalgalandığını takip edebilirsiniz. Bu, modern bir bankacılık sistemi. Tabi ki, İslam’da monarşi kavramı yok
ve İran’ın yönetim biçimi,
İngiliz sisteminin bir modeli gibi. İki saray ve dini lider;
ama tabi İngiltere kraliçesi
yakınlarda bir fetva yayınlamadı. Müslümanlar bu, Batı’dan çıkan
bu dış güçlerin büyük baskısı altında. Şeriata ve İslam’a inanmıyorlar; ve elbette
İslam dünyasında çeşit çeşit Müslüman var. Soğuk Savaş sırasında komünist Müslümanlar vardı. İslam ve komünizmi uzlaştırmaya
çalışıyorlar, İslam’ın komünizmi
buyurduğundan bahsediyorlardı, ve tabi, bunun için savaşıyorlardı. ve tabi ki şimdi egemen ideoloji
çeşitli tonlardaki liberalizm.
Şimdi bununla yüzleşiyoruz. Bunlar üzerine yorum yapmak istiyorum. İsa Aleyisselam’ın aksine Hz.Muhammed (S.A.V.)
yaşadığı süre içinde bir cemaat ve politik otorite kurmuştu. Bu, Müslümanların ilk günden beri
kolektif olarak Kuran’ı olduğu gibi saklamalarına
ve bu münazarada göreceğiniz gibi Müslüman cemaatlerin hukuk
ve kanunlarında kullandıkları kaydedilmiş
sözleri ve örnekleri korumalarına imkan sağladı. Yine de, bazı tarihçiler şüpheci bir zihniyetle bu konuya
geri dönüyor ve alternatif bir anlatı bulmaya çalışıyorlar. Konu şu ki, alternatif bir anlatı için kanıt var mı? Yoksa tarihin bir hatası, kazası ya da
Hz.Muhammed’in (S.A.V.) politik bir sistem
kurmak için gerek duyduğu bir şey miydi? Eğer Hz.Muhammed’in peygamber olduğuna
ve ona vahiy geldiğinde inanmıyorsanız, o zaman Müslüman olmayan bir tarihçi olarak
yaptığı her şeyi elinden geldiğince
uydurduğu sonucuna varmak zorundasınız. Ama burada herkes gibi Müslümansanız,
Tanrı’nın Kuran parçalarını
vahiylerle göndermeyi planladığına, sorunlar çıktıkta onları çözmek için Müslümanlara
yeni parçalar gönderdiğine inanırsınız. Böylece, Müslüman olmayan tarihçileri ele alırsak–
tabi ki hepsi değil, aralarında harika olanlar var,
ama o konunun öteki yanı. Günümüzde Müslüman
olmayan birçok tarihçi,
Hz.Muhammed’in çabalarını laik, dinin ortaya çıkışını bir rastlantı, onu da öyle
politik bir lider olarak resmetmeye çalışıyor. Bence bu durumun aslından çok uzak. Ama tarihe girmeden,
asıl meseleyi tartışmak istiyorum. Burada ileri giden yolu tartışıyoruz. İki yolumuz olduğunu düşünüyorum. Ya zaten inandığımız şeyleri
entellektüel olarak canlandırabiliriz
ve belli ki içtahadı yeniden ziyaret edebiliriz. Bunu istediğiniz kadar yapabilirsiniz,
bilim insanları 1400 yıldır yapıyor. Ya da İslam’ı dünyada mevcut
ideolojilerden biriyle uzlaştırabiliriz. Komünizm artık talep görmüyor
ama liberalizm öyle. Peki neyi seçeceğiz? Bu sunumda sizlere elimden geldiğince
bu seçimi açıklamaya çalışacağım. Liberalizme bakalım. Aslında temelinde bireycilik yatıyor
ve çeşitli tanımları var. Devlet ya da sosyal grubun çıkarlarının
bireyin çıkarlarını öncelik aldığı bir ilkedir. Yani, temel olarak birey göz önünde tutulur. Ancak, bireyler toplumlara ve ailelere doğar. Kendi kendilerini yaratmazlar.
Hayata gelmek için annenizin
katkısına bağlı olursunuz. Birey, tamamen özel dürtüleri
ve organik ihtiyaçları olan bir türe aittir. Anadilini seçemez. Dili öğrenmek için insanlara
bağlıyız, bu arada dil, sosyal bir oluşumdur. Gençken ayırt edici özelliklerimizi de
seçemeyiz ve hatta büyürken bile, ebeveynlerimizden, kardeşlerimizden,
toplumdan, genlerden ya da tesadüflerden
edindiğimiz alışkanlıkları da seçmeyiz. Bireyleri gözlemlerseniz, onlara ev sahipliği yapan
toplumlara uyum sağladıklarını görürsünüz. İçinde büyüdüğümüz toplumun
değerlerine uyum sağlarız. Bireyin çıkarlarının, onu yaratan çevrenin
çıkarlarından daha özel olduğu fikri,
bireyi felsefi olarak inceleyerek kanıtlanamaz. Aynı şekilde bir hücrenin vücudun kendisinden
daha önemli olduğunu kanıtlayamayız, bir insanda ya da herhangi bir canlıda. Şimdi Kuran’daki görüşlere bakalım.
Kuran bireycilik konusuna nasıl bakar?
Ona bakış açısı nedir? Bazı insanlar, Kıyamet Günü’nde Tanrı
ile birebir görüşmeye alınacağımız için
birey olduğumuzu söylüyor. Ama birkaç sorun var,
çünkü Kuran’ın ayetleri başka bir şey söylüyor
ve biraz farklı bir bakış açısı sunuyor. Örneğin, Tanrı sizi liderleriniz
ve uluslarınıza göre ele alacak, eşlikçilerinizle, önceden tanıdığınız
insanlarla birlikte değerlendirecek. Toplumda kötü örnek olup etkilediğiniz
insanların günahlarını da taşımanız gerekecek. O günahı özellikle siz işlemediniz, ama o kişiyi etkilediğiniz için
onun günahlarını da üstlenirsiniz. Burada insanın amacı, imana yönlendirilmiştir.
Belli ki bireyden daha üstündür, elbette bu Tanrı’dır. Elbette Kuran’da bireyler,
bu üstün amacı gerçekleştirmek için
kolektiflere katılmaya yönlendirilir. Kuran, uluslar için kolektif cezaları detaylandırır. Firavunlar ve diğerleri gibi; kolektif ceza.
Ahirette cezalandırılan tüm bir ulustu. Belki geçmiş zamanda değil ama olacak. Bireylerin aile, komşular, kardeşler,
inanç kardeşleri ve insanlığa dair sorumlulukları vardır, ve liderlerine itaat etmelidirler. Bunu
hem Kuran’dan hem de hadislerden biliyoruz. Artık bu, başkalarına karşı bir sorumluluktur,
sadece bireyi ilgilendirmez. Bildiğimiz gibi, Kuran’da kısas kanunları vardır. Kısacası, farklı kabileler arasında çatışmalar olur, ve bazı durumlarda, iki kabile birbiriyle
savaştığında, katilin kim olduğu bilinmez, saldırgan kabile, yenilen kabilede
öldürülen bireyler adına ceza vermek için
birilerini seçmek durumundadır. Bu, suçu işleyen kişi olmak zorunda değildir,
bir kabile savaşında bunu bilmeniz mümkün olmaz. İşte, böyle yönleri var. Yine, Kuran’nın ayetlerinden birinde, diğerlerini
kendinden önde tutan başarılı bireyler bahsedilir. Burada hadis anlatılarına geçiyoruz. Müslümanlar’ın tek vücut
olduğunu görüyoruz, bu ümmettir. Bir tanesi, Müslümanları bir binayı
destekleyen kiremitlerle karşılaştırır. Tabi ki, bir diğeri Müslümanlar’ın uyanış anlarında
üstün ümmetin ilişkilerini düşünür vs. Bazı insanlar, Hz.Muhammed’in
bireyciliği savunduğunu söyler, çünkü onları takip ettikleri
kabilelerinden ayırmıştır. Bu doğrudur ama o,
yeni bir kabile yani ümmet yaratmıştır. Yani bu kişiler yeni bir kabileye üye olurlar. Bu yönler, bazı karşıt örneklerdir. Bizler bireyiz, topluluğuz ve sosyal canlılarız. Hatta nörobilimciler beynimizdeki
ayna nöronlardan bahseder, bunlar diğer insanların
acılarına empati duymamızı sağlar. Aslında bir bakış açısına göre, nasıl hücre
vücuttan ayrı değilse, bizler de birey değiliz. Islam hem bireyi hem de toplumu benimser. Bu, onu liberalizmden ve komünizmden
farklı kılar. İkisinin arasındayız. İslam, haklara ya da
görevlere dayanan bir inanç mıdır? Liberalizme bakın.
Liberalizm hakları öncelik alarak başlar. Ama düşündüğünüzde,
bu mantıklı bir duruş mudur? Evren, doğa ve evrim -evrime inanıyorsanız-,
yaşamın tadını çıkarma hakkımıza
ya da yaşama hakkımıza saygı duymaz. Hatta bir çok durumda
özerklik hakkımıza da saygı duymaz. Yani, evren, doğa, her şey… mesela bir çöldeyseniz, doğal avcılar
doğal yaşam hakkınıza saygı duyacak mı? Eğer onlar bunu yapmıyorsa,
bu hak doğada nerede yer alır?
Bunu felsefi olarak düşünün. Allah da yaşama ya da
hatta zevk hakkımıza saygı göstermez. Esasen acı çekeriz, gençler ölür, ve liberal zihniyette olanlar
“Tanrı bunu nasıl yapar?”
diyerek şeytan sorununa değinirler. Şeytan sorununu ele alırlar
çünkü hak sahipliği varsayımıyla başlarlar. Ama size o hak sahipliğini kim verdi? Tanrı istediğini yapar, dolayısıyla
bu İslami teolojiden doğmamıştır. Kuran’da Allah’ın insanları hem bu hayatta
hem de sonrakinde cezalandırdığını,
cezayı geciktirmediğini görüyoruz. Bir çok durumda bunu merhametiyle yapıyor. Bize merhamet göstermek ya da
bu hayatta zevk vermek için kendini yükümlü kılmaz. Ama günah işleyenleri cezalandıracaktır. Bu yönlerine felsefi olarak bakarsak,
herhangi bir hak sahibi olmadığımızı görürüz. Bununla birlikte, neye sahibiz? Eylemler, kişinin iradesinden gelir,
haklarından değil. İrade, hesap sorulabilir eylemler için ilk sebeptir. Ne yapmamız, ne yapabileceğimiz ve
ne yapmamamız gerektiği tahsis edilmelidir, ve bu, görevin tanımıdır. Görevler, amacımızın sonucudur. Amacımız, hayatı kendimiz için değil,
Tanrı’ya ibadet etmek için yaşamaktır, bunu yaratımın bir parçası olarak
tanımladığı doğal kanunlara uyarak yapabiliriz. Diğer tüm amaçlar ve eylemlerin temeli,
İslam’da korunmuş ya da kutsanmış değildir. Hak, sadece görev arayışı ile ortaya çıkar. İnsanların yaşama hakkı vardır, çünkü onları korumak ve zarar
vermemek için Tanrı’ya karşı sorumludurlar. Tanrı, görevlerimizi yerine getirdiğimizde
bizi ödüllendirmek için kendini yükümlü kılar, haklarımızı yerine getirmek için değil.
Haklarınızı yerine getiremezsiniz,
onların peşine düşebilirsiniz. ama Tanrı görevlerimizi yerine getirdiğimizde bizi
ödüllendirir ve bunun için kendini mecbur kılar. İşte, kendini gerçekten mecbur kılar. Böylece, İslam görev temelli
bir bakış açısıdır, hak temelli değil. Ya da bu hakların, görev yerine
getirildikten sonra geldiğini söyleyebiliriz. Tabi, Kuran diyor ki, “İnsanlar,
efendinize olan görevinizin bilincinde olun.” İşte, İslam bunu böyle görüyor. Şimdi, şeriat politikası. Günah işlemek için
mutlak özgürlüğümüz var mıdır? Liberalizmin yaptığı ya da yapmak
istediği gibi insanı özgürleştirilmek için, kişi devlete olan yükümlülüklerinden kurtulmalıdır
ve bu bireyi özgürleştirmek için yeterlidir. Ancak, liberalizm topluma olan
yükümlülüklerden kurtulmayı önermez. Aslında, daha kötü duruma sokar; Vicdansız ve etkili insanlar, şirketler
ve grupların eylemlerini sosyal normlarda
olumsuz etkiler yaratmak için serbest bırakır. Bunu şiddetin normalleştirilmesi,
seks amaçlı ilişkiler ve popüler hale gelmiş
uyuşturucu reklamları ile gerçekleştirir, ve umursamaz moda reklamları, kadınları
doğal olmayan bir güzellik talebine yönlendirir, ve bu bulimia, anoreksi, estetik ameliyatlar,
-kadınların çok giymediği- ayakları inciten yüksek
topuklar ve giysilerini gösterme ile sonuçlanır; kadınlar, toplumun bir parçası olmak ister
ve böyle giyinmeyi benimserler. Hepsi değil ama bu o kadar büyük bir gruptur ki, insanlarda toplumlarına uymak için
zorlayan bir şey olduğunu düşünmelisiniz. Ve tabi ki, bu reklamların
ve ifade biçimlerinin psikolojik etkileri. Örneğin, kadınların bilinçaltı düzeyinde
cinsel olarak nesnelleştirilmeleri. Bu, moda, müzik klipleri, ürünler,
kadınların kullanılması
ve elbette pornografi üretimi ile yapılır. Ve tabi ki, olumsuz propaganda ile
toplu önyargı ve faşizm gibi tehlikeler oluşur, bunlar özellikle de “dini eleştirme özgürlüğü”
maskesiyle dindar toplulukları hedef alır. Naziler, Yahudileri şeytan gibi göstermek için
eleştiri ve düşünce özgürlüğü talep etmişti. Daha sonra bu soykırımı meşrulaştırdı. Tabi son olarak, hepimiz bunu biliyoruz,
insanların ekonomik olarak mülke zorlanmaları. Ahlak dışı kar elde etme metodlarıyla
toplumdaki en zayıf kişileri
etkilemelerine izin veriyorlar. Faiz bankacılığı, kısmi karşılık bankacılığı,
borsa, kumar ve dahası. Bu konuda daha fazla araştırma isterseniz,
harika bir kitap var. “Aşırı Normal Uyarıcılar: İlkel Güdüler,
Onların Evrimsel Amaçlarını Nasıl Ele Geçirdi?” Yazarı, Harvard Tıp Okulu’ndan
Evrimsel psikolog Deirdre Barrett. İnsanları etkileyen
tüm bu uyarıcılardan bahseder, hatta bilinçaltı düzeyinde olanlar
ve rızanız olmadan verilenler. Teoride liberalizm, tamamen
kişinin rızası üzerine kuruludur. İslam’ın topluma farklı bir bakış açısı var. İnsanları olumsuz toplumsal baskılardan
özgürleştirmeyi amaçlar. insanın amacını gerçekleştirme yolundaki
engelleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Kuran’da Allah onlara doğru yapmalarını
buyurur ve yanlış yapmalarını yasaklar. Her iyi şey için kanunlar yaratır,
kötü olanları yasaklar ve onları
taşıdıkları yüklerden ve bağlardan kurtaracaktır. Yani, kötü şeyleri gerçekten yasaklaması
ve iyi şeyleri savunması, aslında bizi özgürleştirmek içindir,
bastırmak için değil. Şeriat, belki herkes için öyle ama,
yoldan çıkmayacak azizler ve
ıslah olmaz suçlular için değildir. Şeriatın hedef aldığı ana grup
zayıf olan iyi niyetli insanlardır. Hepimiz olmasa da, çoğumuz böyleyiz. Tabi, burada bir aziz ya da
ıslah olmaz bir suçlu yoksa. Ama, aslında bu bize yardım etmek içindir.
Hz.Muhammed (S.A.V.) insanlara merhamet gösterir. Bize ne merhameti gösteriyordu?
Mutlak tektanrıcılık mı? Eğer canınız tektanrıcılık isterse,
Yahudiliğe gidebilirdiniz. Bize ne merhameti gösterdi? Bize, birbirimizi duygusal olarak incitmememiz,
gelişimimize engel olmamamız için bir sistem verdi, ve böylece insani amacımızı fark etmemizi sağladı. İslam, ister Yahudi ister Hristiyan olun
neye inanmanız gerektiğini söylemiyor. Hayatınızı kontrol etmiyor. Bireylerin evlerinde günah işlemek için
özgür tercihler yapmalarına izin veriyor. İstediğinizi yapabilirsiniz.
Alkol ve uyuşturucu kullanabilirsiniz. Halife Ömer, evinde içki içen ve
adı çıkmış bir kadınla eğlenen bir adam görür, ama adamı cezalandırmamıştır.
Aslında, adam evine baktığı için onu kötüler. Yani, İslam evinizin içinde
ne yaptığınızı umursamaz. Ama toplumu ve toplumsal bilinci
etkileyen kamusal günahları umursar. Sosyal yapılanma için
buna izin vermediğini görürüz. Ama kamusal olanın, halkın algısını
ve psikolojisini nasıl etkilediğine bakar. Hz.Muhammed İslam’ın toplumla nasıl
başa çıktığına dair çok güzel bir örnek kullanır. Allah’ın emirlerine ve yasaklarına uymayan
kişilerle uyanları, bir gemide oturmak için
kura çekenlere benzetir. Bazıları, yukarıdaki koltukları alır,
bazıları aşağıdakileri. Aşağıdakiler su istediklerinde
yukarı çıkıp yandan su almaları gerekir. Ama “Yukarıdakileri sıkmayalım
ve aşağıda bir delik açarak
suyumuzu alalım,” deselerdi, ve yukarıdakiler buna izin verseydi,
hepsi mahvolurdu. Ama yukarıdakiler bunu yapmalarını
önleseydi, hepsi kurtulurdu. Bu, şeriatın topluma bakışını
açıklayan çok güzel bir hadistendir. Bu durumda İslam’ın sadece bireylere değil,
topluma da haklar verir. Ne liberaliz ne de komünistiz. Komünistlerde birey yoktur,
onlar sadece toplumdur. Biz aradayız. Bu açıdan, İslam her zaman orta yolun
bulunduğu bir dengedir. Bu çok güzel bir şey. İslam kanunların
topluma uygulanmasını savunur. Kuran’da “Onlara kendi topraklarını,
düzenli duayı ve bağış verirsek, ve doğrunun tadını çıkarmalarına izin verir,
yanlışları yasaklarsak…” Burada Amr terimi kullanılır. Amr, Arapça’da insanlara iyi olmayı
öğütlemek ya da sormak değildir. Amr, emir teriminden gelir. Düzen,
buyruk demektir. Emir yani lider gibidir. Tabi, nahi de yasaklamak,
men etmek anlamındadır. Otoriteye yönelik anlamı vardır
ve Kuran bu kelimeleri özellikle seçer. Bildiğimiz gibi, reddedemeyeceğimiz şeyler vardır. Bunları bırakmak istesek de istemesek de, Kuran,
toplumlarda uygulanmasını istediği kanunları verir. Hırsızlığın cezalandırılması, gayri meşru
cinsel ilişkiler, nedensiz yere zina suçlaması ve hatta topraklarda
yolsuzluğa yol açan fesad. Böylece, İslam’da ve Kuran’da
toplum için ceza kanunları vardır, bu tarihte bir tesadüf değildir
ya da biri Hz.Muhammed’den
200 yıl sonra bir hadis uydurmamıştır. Bunlar Kuran’ın içindedir. Kuran’da bu varsa, peki neden
Kuran’da olmayan kanunları da içermiyor? İnsanlar sürekli Kuran dışındaki
kanunlarla ilgili sorular sorar. “Nasıl namaz kılınır?” gibi insanların
sürekli sorduğu şeyler Kuran’da
hiç bir şekilde bahsedilmez. Bu çok ilginçtir. Ve tabi ki, fakir bir insanı
hırsızlık yaptığı için cezalandıramazsınız. Kuran bunu söylüyor mu? Hayır. Hadisler bunu söyler. Kuran’ın emirlerini dizginlemek için
hadislere dayanmak zorundayız. Hırsızlık yapan herkes değil de, hadislerdeki
bazı koşullara uyan durumlar cezalandırılmalı. İnsanlar “Dinde zorunluluk yoktur” der. Yani, İslam devleti insanları
İslam’ın şart koştuğu hiç bir şeye zorlayamaz. İslam çıkarların önüne geçebilir
ama sizi durduramaz. Çünkü dinde zorunluluk yoktur. Din iki anlama gelir, inanç ya da din,
ileri sürülen kelimenin kökeni, icra ettiğiniz şey; ve ayrıca hüküm verme ve
yargıda bulunmaya biat etmektir.. “Yomeddin.” Ne günü?
Dinin günü mü? İnanç günü mü? Hayır. Kıyamet günü.
Din, aynı kelime. Peki neden bunu bağlamından çıkarıyoruz? “Dinde zorunluluk yoktur,” ayeti ile
insanları Müslüman olmaya zorlayamazsınız. İnsanları inanç konusunda zorlayamazsınız. Ancak, Kuran’da başka bir ayet var.
“Baskı kalmayana kadar onlarla savaş
ve din, Allah içindir.” Buradakinin din anlamına geldiğini söylersek,
herkesi Allah’a inanmaya zorlamamız gerekir. Yoksa, savaşmayı bırakmamalıyız. Ama bunun anlamı, yargı Allah’ındır. Böylece, Allah’ın insanlığı
özgürleştirmek için verdiği adil kanunlar
uygulanana kadar baskıyı ortadan kaldır. Liberaller bile zorlamaya inanır. Devlet kanunlarına inanırlar.
Devlet kanunu diye bir şey vardır. Bu da sizi doğru şeyi yapmaya mecbur eder. İnsanların kendi başına karar vermesi
gerektiğini söylerler ama
neden istikrarlı olmuyorsunuz. Mesela anarşistler.
Onlar liberalizmin bir ekolüdür. Onlar çok istikrarlıdır. Şöyle söylerler; “İnsanlar birbirine nasıl davranacağı
konusunda ahlaki ve olgun kararlar
vermek için kendi hallerine bırakılmalı.” Ama liberaller, Thomas Hobbs’un
dediği gibi, şunun farkına varıyor. “Bu işe yaramıyor. İnsanların
birbirini incitmemesi için bastırılması gerekir.” Peki, İslam’ın bu tür bir şeye
sahip olması neden sorunlu? İslam sizi dindar olmaya zorlayacak
demiyorum. Olmak zorunda değilsiniz. Ama toplumu zehirleyebilecek
yolsuzluktan kaçınmanızı sağlar. İnsanlar “Münafıklık ne olacak?” diyor. Halk arasındaki yalancı Müslümanlar’la
nasıl başa çıkarsınız? Bununla, Hz.Muhammed’in
yaptığı gibi başa çıkacağız.. Kuran’dan anlayacağınız gibi, insanlar
münafıkların kim olduklarını bilmiyordu. Münafıklarlar da bir vahiy gelmesinden
ve onları gözler önüne sermesinden korkuyordu. Görüyorsunuz. Ben, münafıkların
yapacaklarını kamusal alanda değil de,
evlerinde yapmalarını tercih ederim. Böylece çocuklarımızı, ailelerimizi,
bizi ve dahasını yoldan çıkaramazlar. Münafıklık savı geçerli değildir. İleri sürmek istediğim diğer yönleri. Sistemler değişmez. Teknoloji değişir. Kamuoyu değişir. Ama sistemler değişmez. Demokrasi 2500 yıllıktır.
İslam’dan öncedir. Yine de, demokrasiye inanmıyorsanız,
modern sayılmıyorsunuz. Bu çok ilginç. Zamanım azalıyor.
Bir dakika? Çabucak ilerleyeceğim. Ama, İslam’da şeriatın uygulanması
gerektiğine inanıyoruz. İnsanlar şeriata oy kullanamaz,
ama liderlerini seçebilir. Liberalizm de aynı şeye inanıyor. Hiçbir liberal ülkede
oy ile liberalizmi kaldıramazsınız. İstediğiniz sistem için
oylama yapma durumunuz bile yok. İnsanlar farkında değil ama
Amerikan Anayasası insanlar
güvenilmez olduğu için oluşturuldu. Amerika’nın kurucularının
bu konuda ne dediklerine bakın.
James Madison ve dahası. Onlar, insanların her şeye karar
vermesine izin verilemeyeceğini anlamıştı. Çünkü çoğunluğun tiranlığı
büyük bir endişeydi. Çetelerin tiranlığı… Thomas Jefferson böyle söylemişti. Peki, neden İslam’a bakın, eğer siz
başa geçerseniz, şeriatta oylama yapamayız. Liberalizmde de oylama yapamayız.
O da adil ve eşit. Peki, sorun nerede? Son olarak, bazı insanlar
“İslami bir devlet ya da sistem kurarsak, İslam’ın hangi yorumu olacak?
Bu sorunlara yol açacak,” diyor. Tarihi olarak açmadı ama
insanların size söylemediği şu, liberalizmde 14 politik ekol ve
10 bireycilik açıklaması ve tanımı var. Bunlar temel olanlar.
Aslında bir sürü küçük ekol var. İslam’a göre çok daha fazla
ekol ve fikir farklılığı var, ama yine de İslam’daki fikir farklılıklarından dolayı
onu uygulamanın pratik olmadığını söylüyoruz. İşte, bence bu söylediklerinin ikiyüzlülüğüdür. Anlatmak istediğim her şeyi söyleyemedim, ama genel olarak, inancımızı değiştirmek ya da
acınası felsefeleri taklit etmek yerine
canlandırmamız gereken bir durum var. Metnin söylediklerini açık bir zihinle yeniden
düşünürsek, tarihi ve eleştirel düşünceyle yaklaşırsak, Orta Doğu’yu değiştirecek ve
bu otorite yanlısı rejimi uzaklaştıracak, Müslümanların istediklerini temsil eden
hakiki dini yeniden canlandırabiliriz, ve Allah’a dair amacımızı
yerine getirebiliriz. Teşekkürler. Abdullah’ın sunumu dikkatlice dinledim
ve iyi dile getirdiğini ve
oldukça ilginç olduğunu düşünüyorum. Savımı üstü kapalı şekilde
nasıl çürütmeye çalıştığını gördüm. Bence çok yararlı oldu. Birkaç şey söyleyeyim. Hz.Muhammed bir devlet kurdu. Evet. Hz.Muhammed bir peygamberdi
ve hiç birimiz peygamber değiliz. Hiç birimize vahiy gelmiyor. Hiç birimiz kutsal rehberlik görmüyoruz. Bu durumda, hiç birimiz Hz.Muhammed’in
yükümlülüklerine sahip değiliz. Hz.Muhammed’in döneminde bile
şöyle durumlar oluyordu. Bedir Savaşı’ndan önce bir karar alır. “Ordu burada kamp kurmalı,” der. Sahabelerden biri gelir ve sorar
“Ya Rasulallah, bu senin fikrin mi
yoksa Tanrı’dan bir vahiy mi?” Peygamber “Bu benim fikrim,” der. O da, “Affınıza sığınarak söylüyorum,
bence böyle yapmamalıyız.” Peygamberimiz de onu dinler. Başka bir dönemde, insanlar ona
hurma tarımı hakkında bir soru sorar. O da bir öğüt verir. Öğüdü işe yaramaz, ve insanlar sorduğunda “Ben sadece
bir insanım. O meseleyi bilmiyorum,” der. Bence, bu mantık yürütmeye dayanarak,
benim ve bazı insanların önerisi şu; Hz.Muhammed’in yaptığı her şey
kutsal rehberlikte değildir.
Bazıları tarihidir. Ona bir vahiy gelir ve tabi ki,
ahlakının ve bilgeliğinin verdiği
en iyi şekilde bir çok şeyi takip etmiştir. Ama bazıları her zaman
tekrarlanmamış tarihi olgulardır. Devlete dair politik yapısı tarihi bir olgudur. O, Medine’de bir şehir devletiydi. Müslümanlar sonsuza kadar
şehir devletlerinde mi yaşamalı? Hz.Muhammed vefat ettiğinde,
Müslümanlar ne yapacaklarını tartıştılar. Halifelik konusunda bir vahiy yoktu. Varis olarak aramızdan birini seçelim dediler
ve böylece halifelik kurumu oluşturuldu. Abdullah, İslam’da
monarşi kurumu olmadığından bahsettin. Müslümanlar 13 yüzyıl boyunca böyle düşünmedi. Monarşiler vardı ve bunu kabul ettiler. Bu monarşilere İslami bir ton
vermek istediler ve bugün,
modern dünyada cumhuriyetçiler moda. Sizin bir monarşisiniz var ve bu iyi bir şey. Benim bakış açıma göre, devlet yapıları,
politik yapılar, oluşumlar değişir, ama İslami değerler ve standartlar devam eder, ama bunların İslami olduğunu iddia
edersek, kendimizi kandırıyor oluruz. İslami İran Cumhuriyeti var,
İslami Suudi Arabistan Krallığı var, Afganistan’da bir kabile konfederasyonu vardı. Bana göre, bunların hiç biri İslami değildir.
Bunlar, kusurları ve hatalarıyla,
Müslümanların kurduğu devletlerdir. Evet. Tamam. Kısacası,
ayrıca liberalizmin türlerinden bahsettin. Ben liberalizme sahip olup, İslam’ı buna
uydurma yanlısı değilim ama iki şey var. İslam’ı Yahudilik ya da Hristiyanlık ile
karşılaştırırdım, liberalizm ve komünizmle değil. Bunlar politik sistemlerdir.
İyi tasarlanmış, detaylı politik sistemler. İslam’ın politik bir sistem olduğunu düşünmüyorum. İslam’ın politik değerleri ve prensipleri var. Politik dünyaya rehberlik edebilir.
Ama komünizm yapısaldır, İslam bunu yapmaz. Bence İslam’ın güzelliği de budur. İslam, bunun
için politik bir sistem sunmaz. Bu bir. İkincisi, genel olarak bireyin kimseye
ve hatta Tanrı’ya karşı bile sorumlu olmadığı
laik liberalizmi eleştiriyorsun, değil mi? Böyle bir liberalizme kesinlikle katılmam. Kendime yakın bulduğum liberalizm
şunu der; “Bir Tanrı olduğu ve ondan
başka bir rab olmadığı için, ben önce Tanrı’ya karşı sorumluyum
ve dediğin gibi ahirette
kişisel eylemlerimizle yargılanacağız.” Yani, devlete ve topluma olan sorumluluğun
bireysel varlığını mahvedemez. Senin görevlerin ve hakların var
ama devlet senin haklarına saygı duymalı. Görevlerini sen biliyorsun. Ramazan’da oruç tutmam gerektiğini biliyorum, devletin bana görevimin ne olduğunu
söylemesini istemiyorum. Sadece devletin, hayatımı istediğim gibi
organize etmem için haklarıma
saygı duymasını istiyorum. Bu yüzden, bence tanımı itibariyle
liberal bir devlet yapısı, Müslümanlar için
kabul edilemez bir şey değildir. Mesela, 8.yüzyılda
iyi monarşiler kabul görüyordu. Böylece– Tamam. Ne eklemek istersiniz? Tabi. Tartışma önerileriniz için
teşekkürler. Söyleyeceğim şu. İslam bilimi, Hz.Muhammed’in (S.A.V.)
yaptığı bir savaş stratejisinin kutsallığını ya da kanun kurma süreçlerinin
farkındadır ve buna değinir. Bir şeyin ne kadar kararlı ya da kavramsal
olup olduğunu anlamamız için
“illa ve qareena” terimleri kullanılır. İslam ilimi bu araçlara zaten sahip. Geri dönüp, Hz.Muhammed’in (S.A.V.)
Bedir Günü stratejilerini kullanmamız
gerektiğini söylemiyorum. Hepimiz bunu biliyoruz.
Kimse bunu söylemiyor. Bir yönden doğru. Ama bugün söylediğimiz şu,
oy vererek başa geçirdiğimiz bu kanun yapıcılar kanun ruhunu kendilerine göre yorumlama
ve uygulama hakkını aldılar ya da edindiler, ve siz o kanunu çiğnerseniz,
sonuçlarıyla yüzleşeceksiniz. Aslında, bu toplumda siz başka birinin
fikri için cezalandırılacaksınız. Bu olur. Normal bir devlet işidir. Ama bunu Müslümanlar yaptığında
ya da İslam buyurduğunda
bu özgürlüğe ve liberalizme karşı görülür. Ama liberalizm aynı şeyi yapar.
Benim bahsettiğim de bu. Neden onu sorunlu buluyoruz? Mesela Hz.Muhammed (S.A.V.) faizi yasaklamıştır.
Bu nasıl bağlamsal olabilir? Faiz her yerde uygulanıyor. İnsanların söylediği bir şey de,
Hz. Muhammed (S.A.V.) zamanında
kölelik vardı ve şimdi yok. Yani Müslümanlar bu kanunu
çoktan yürürlükten kaldırmıştır. Biz o kanunu kaldırmadık, köleliği düzenleyen
ve köle tacizini önleyen kanunu kaldırdık. Ama diyelim ki, 21.yüzyılda bir yeri
ele geçirdik ve orada köleler var, kanun kölelerin haklarını düzenlemek
ve korumak için öne çıkacaktır. Kanun yürürlükten kalkmadı,
artık korumamız gereken köleler yok. Bu iyi bir şey. Bu harika
ve umarım bir daha köleler olmaz Tabi, modern dünyada borç köleliği, iş köleliği var. Bu başa çıkmamız gereken yeni bir
kölelik biçimidir ve İslami bir kaynağı yoktur. Diğer yönleriyle liberalizm politik
bir ideolojidir ve onu karşılaştıramazsınız. Ama liberalizm,
epistemolojik liberalizm olarak gelir. Genel olarak şüphecilikte,
sanatta uygulanır ve insan kültürünün
her alanında liberal bir zihniyet vardır. Böylece insan hayatının her yönünde
her şeye dair bir cevapları vardır. Epistemoloji bilgisi. Bir şeyin doğru olduğunu
nasıl bilirsiniz? Nasıl test edersiniz? Liberal bilim, İncil’e bakar,
buna eleştirel ve şüpheci yaklaşır. Buna liberal bilim diyorlar. Neden böyle diyorlar? Sizler SOAS’ta okuyorsunuz,
buna neden bazı kitaplarda
öyle dediklerini biliyorsunuz. Neden? Mesela mitolojik şüphecilik, özgür düşünce
ve dahası liberalizmin bir parçası kabul edilir. Ve aynen, komünizm
kendi düşünce biçimine sahiptir. Diyalektik materyalizm. Dünyaya bir bakış
açısı ama bu başka bir tartışma. Bireye gelince, size şunu söyleyeyim. Biliyoruz ki Hz.Muhammed (S.A.V.)
“Şeytanı görürsen, el değiştirmeye çalış,” der. O şeytani şeyi siz yapmıyorsanız,
kendi haline bırakın. Hayır. Şeytanla yüzleşme, el değiştirme
ya da dile getirme sorumluluğunuz– eğer gerçekten hiç bir şey
yapamıyorsanız, ona karşı durun. Bunu yapmanıza engel varsa,
o zaman kalbinizde ondan nefret edin. İslam’da bireyin ötesine
geçen sorumluluklar vardır. Bu yüzden burada tartışmaya çalıştığım şey,
birçok İslami metinde iman sahipleri
birbirine yardımcı olan dostlardır. Söylediğim gibi, alkol içiyorsanız,
evinize gidip yapabilirsiniz. Açık giyinmek istiyorsanız,
evinize gidip yapabilirsiniz.
Eşiniz muhtemelen bundan hoşlanacaktır. Ama bunu dışarı çıkarmayın. Neden diğer herkes istediğiniz
şeyi yapma kararınızın yükünü üstlenmek, istemedikleri cinsel imgelere
ve uyarıcılara boğulmak zorunda? Bu adil değil.
Bu adil bir toplum değildir. Bu ülkede hala kamusal ahlak kuralları var. Bunlar Hristiyanlığın mirasıdır,
kamusal ahlak kanunları. Modern Batı dünyasında hala böyle bir şey var. Ama neyin edepli olup olmadığı
malesef bir şekilde hafifledi. Bunlar ana yönleriydi. Şöyle bitireceğim. Hz. Muhammed (S.A.V.) arkasında izlememiz
gereken bir devlet modeli bıraktı mı? İnsanlar genelde bu kavrama
meydan okumaya çalışıyor, “Hayır. Kuran’da böyle bir şey yok,” diyorlar. Sadece Kuran’da değil, Hz.Muhammed’e (S.A.V.)
atfedilmiş inanılmaz sayıda anlatı var. Kuran’da görüyoruz. “Davud, seni bu topraklarda halife yaptığımızda, insanları yargılarken kibirli tutkularını değil,
doğruluk ve hakikati takip et.” Bence, bu demokrasinin bir tekrarıdır. İnsanların kibirli tutkuları ile değil,
adalet ve hakikatle yönetmek. Halife. Ve yine, aynı konuda sayısız hadis var. Hz.Muhammed “Bu dinde 12 halife olmadan,
kıyamet günü gelmeyecek,” demiştir. Bu dinde 12 halife olmadan
son gün gelmeyecektir. Bu bir çok konuda aktarılır.
Birçok anlatı zincirinde yer alır. Tüm İslami ekoller, Hz.Muhammed’in
bunu söylediği konusunda anlaşır. Hz.Muhammed kendisinden sonra
bir halife olacağının ve hatta
12 tane olacaklarının bilincindeydi. Bu istisnai anlatı, bir kehanettir. Ve yine, birçok hadis vardır. “Kabileler, benden önce bir sürü peygamber gördü. Benden sonra başka peygamber olmayacak.” İnsanlar sordular, “Sonra kim gelecek?”
“Halifeler olacak,” dediler. “Bu halifeler [hulefa] için
ne yapmamızı emrediyorsun?” dediler. “Her birine dualarınızı verin ve itaat edin.” Temel olarak, halife kavramı
dinin parçalarından biridir. Kitabında bahsettiği Müteziler de
olmak üzere herkes dinin sütunlarıydı. Bu konuda herhangi bir tartışma yok. Bunu neden yeniden
açmamız gerektiğini anlamıyorum Tabi, gerçekleri kontrol ediyoruz, ama bu İslam’ın bir parçası ve
Müslümanlar bu emri uygulama hakkına sahip. Bu, bildiğimiz tek sistemdir ve
bizi koruyan devleti ve toplumu üretmiş, insani ihtiyaçlarımızı sağlayıp
Müslüman toplumunun Tanrı’ya tapma
amacını yerine getirmesine yardımcı olmuştur. İdeolojik bir durum sunmak istiyorum.
Bu iki adam da lider, değil mi? Tamam. Bilmek istiyorum. Evet liberalizm, inancımızı
canlandırmak ve dahasından bahsediyoruz. Ama bu bir tür hükümet ya da
politik otorite olarak nasıl açığa çıkıyor? Bir ulusu ya da topluluğu yönetebilirsiniz.
Bu nasıl açığa çıkıyor? Az önce Mustafa kardeşimizle başladık.
Şimdi, Abdullah kardeşimizle başlamak istiyorum. Bunu nasıl ortaya koyuyorsunuz? Tabi. Bu, bizi teoriden pratiğe alacak.
Bilmek istediğin bu. İlk olarak, özünde halifelikten bahsettim. Yüzyıllardır varolan
bir ortodoks Müslüman fikridir. Bundan bahsettik, tamam. Peki, ne demek istiyoruz?
Bunu nasıl başarırız? Buna destek var mı? Biliyoruz ki, Maryland Üniversitesi
2007’de ve 2009’da bir araştırma yaptı. Mısır, Pakistan ve Fas’ta insanların
yüzde 70’inin sadece şeriat kanunlarını değil, halifeliği ve Müslüman ülkelerin
bu sistemde birleşmesini istediklerini ortaya koydular. Ama, soru şu. Bunu nasıl başarabiliriz? Bu muhtemelen büyük bir tartışma, ama bunun nasıl işleyeceğini
anlatarak basitçe başlayacağım. Özünde, Müslümanlar bir araya gelir
ve bir tür oylama yaparız, adil, yolsuzluğa karışmamış,
yalan söylemediği kanıtlanmış
bir grup aday arasından bir lider seçilir. Bu adayların hangi politikaları uygulayacaklarını
sormayız. Bu konuda seçim yapma hakları yok. Onlar şeriatın dediklerini uygulamak zorundalar, ve şeriat onların yerine getirmesi
gereken temel hakları bize verir. Mesela, yemek, giysi ve barınak haklarımız,
sağlık, eğitim ve entellektüel hayat. İslam dünyasında fikirlerimizi dile
getirmekten korkmama hakkımız vardır. Bir çok ülkede, korkarız ve İslam
bize sesimizi duyurma hakkı verir. Bu halife seçildikten sonra,
şeriatı uygulayacak, kendisi bir alim ise içtihatını belirleyecektir,
muhtemelen öyle olmayacağı için ya onun için çalışan alimler olacaktır ya da büyük ihtimalle tarihte olduğu gibi
devletten bağımsız alimler olacaktır
ve o da onlara danışacaktır. Onlar da durumu değerlendirdikten
sonra hüküm verecekler. Onun kararda etkisi olmaz,
kanunu yürürlüğe sokar. Bu özünde çok basit ama etkilidir. Mantıken, hangi yolu almak isterseniz
isteyin her zaman başta biri olacaktır. Demokrasi de bile bir başkan,
yönetici ya da başbakan olması gerekir. Herhangi bir yönetimde, her zaman başta biri
olması gerektiği sonucundan kaçamazsınız. Ona halife, imam ya da sultan
demek isteyebilirsiniz. O size kalmış. İslam’da isimler önemli değildir. Hz.Muhammed (S.A.V.), “Sizi Tanrı’nın kitabıyla
yönlendirdiği sürece, yüzü yaralı
eski bir Abbasi kölesine de itaat edebilirsiniz,” der. Kriter budur. Ona ne demek istediğinizin
önemi yok, durum bu olur. İnsanların seçtiği bir lider olur
ve insanlar ona hesap sorar. Lider hata yaparsa, İslami olmayan
bir şey uygularsa, anayasal mahkemeye
gider ve gücünü elinden alırlar. Muhtemelen biliyorsunuz,
Osmanlı’da Şeyhülislam bunu birçok kez yapmıştır. Etkin bir şekilde Osmanlı halifesi, yani sultan anayasal yargıç olan Şeyhülislam
tarafından en az 10-11 kere kovulmuştu. Böylece konsey meclisimiz var.
Özgür bir basınımız var, tabi bu basın, İngiltere gazetelerinde her gün gördüğünüz
gibi kadınların göğüslerini yayınlayamaz. Görgü kurallarının sınırları var.
Bunun yanı sıra fikirlere izin var. Münazaraya izin var. Entellektüel
tartışmalara izin var. Bunlar sorun değil. Halifeliği ve temelde ümmeti savunan
insanların fikirlerinin yanlış
anlaşılmadığından emin olmalıyız. Malesef medyada bir tür
Taliban gibi gösteriliyoruz. Halifeliğe inanan
herkes Taliban gösterildiği için bu, İslam’ın gerçeğini
anlamanıza engel oluyor. Kısacası, devletin sistemi bu. Tek gereken arkasında insanların olduğu bir ülke ve mümkün olduğunca kansız bir darbe, böylece yönetici rejim,
baştaki insanlar, yani gücü elinde tutanlar seçimlerle, halifelik sistemine
geçişi olanaklı kılacak. İnsanlar liderlerini seçecek ve bu lider de
elinden geldiğince şeriatı uygulayacak. -Şununla bitirmek istiyorum.
-Dinden dönenler de öldürülecek. -Pardon? Ona geleceğim. Bu Richard Dawkins’in de savı.
Belki o televizyon şovuna da çıkarım. Bir sürü sorum var. “Sadece bir soru.” Hz.Muhammed bir yargıçla
konuştu ve ona öğüt verdi. Yargıç, birisini yargılaması gerektiğinde
ne yapacağını bilmek istedi. Kuran’da yoksa,
Hz.Muhammed’in (S.A.V.) anlatılarına gidersiniz. Bunu yapamazsanız, hukuk ilmini kullanırsınız. İçtihatta çeşitli versiyonları vardır. Hz.Muhammed bizlere,
basit, kar amacı gütmeyen Müslümanlar’a kendi kaynaklarına dayanarak
içtihat yapmamızı buyurdu, ve yanlış anlamış olursak,
zaten Tanrı’dan bedelini alırız. Ama bu, o kararı veren otoriteyi çürütmez. Görüyorsunuz. Her şeyi idare etmesi
için bir peygambere ihtiyacımız yok. İnsan olup, elimizden gelenin en iyisini
yaparak, samimiyetle kendimiz idare edebiliriz. Bence önemli olan da bu. Cevabım bu.
Dinden dönmeyle ilgili sorunuzu– Sorun değil. Tetikleme amaçlıydı. -Sorun değil.
-Kusura bakmayın. Sorun değil. Ateistlerden
bu tür sorulara alışkınım. -Ben onlara destek vermiyorum.
-Onu biliyorum. Kendisi Türkiye’de ateistlerle
tartışmalara katılır. Konuyu oldukça iyi ele alır. Sure 4, Ayet 88, sanırım özünde
din değiştirmeye yakın bir konuyu işler. Sürgün ya da ihanet. Müslüman toplumuna ihanet eden biri,
dininizi yani, Müslüman devletini bırakırsanız, kimse sizi takip etmeyecektir,
peşinize kimse düşmeyecektir. Hz.Muhammed’in dinden dönenlerle
karşılaşmalarına dair örneklerde, mesela Bedevi bir adamın
bağlılık yeminini bozup Medine’yi
terk ettiği bilinir, kimse de peşinden gitmez. Senin kitabında bahsi geçen bir örnek de var. Bir yoldaşın Bizanslı Hristiyan
oğulları döner, bu onu çok strese sokar çünkü oğullarını Bizans Roma’sına götürecektir. Hz.Muhammed (S.A.V.) onları bırakır,
dinde zorlama yoktur ayeti gelir. Din değiştirmekte ve gayri Müslimler’in
olduğu bir yere gitmekte özgürsünüz. Hristiyan ya da Yahudi olup
onların cemaatlerine katılabilirsiniz. Bunun cezası yoktur. Kimse peşinize düşmez. Bana göre, şeriatın yasakladığı şey
devlete ihanettir. Bu konuda hemfikirim. Ve yine Sure 4, Ayet 88.
Cevabım budur. Teşekkürler. Abdullah, anladığım kadarıyla
seçilmiş bir halife yönetiminde olan
küresel İslami bir devlet tasavvur ediyorsun. Özünde evet. Halifelik. Görüşüne saygı duyuyorum. Bu, Müslümanlar’ın politik bir birlik
olması gerektiği amacını varsayar. Ben buna katılmıyorum. Hiçbir zaman öyle olmadı. Hz.Muhammed’den 10 yıl sonraki
ilk savaş sahabeler arasında oldu. Ali ve Ayşe arasında. İlk dört halifeden sonra,
bir sürü prensler, devletler oldu. Osmanlı Devleti büyük bir halifelikti.
Tüm Müslüman toprakları kaplamıyordu. Osmanlılar diğer İslami devletlerle,
şehir devletleriyle, bölgesel devletlerle savaştılar. Moğol İmparatorluğu vardı, İranlılar vardı. İslami ümmet hiçbir zaman
politik bir birlik olmamıştır. Bu tarihi bir tesadüf mü?
Bugün düzeltmemiz gereken bir şey mi? Öyle düşünmüyorum. Bence İslami topluluklar sadece
Hz.Muhammed varken politik birlik içindeydiler. Çünkü sadece onun otoritesine
meydan okunamazdı. Eğer Müslümansanız, tanım itibariyle
Hz.Muhammed’e itaat etmelisiniz. Ama Şiiler’e göre,
Hz.Muhammed’den sonra, doğru şekilde başa geldi saydığımız
ilk üç halife meşru değildir. Haricilere göre hiç biri meşru değildir. Sunnilere göre ilklerde sorun yok,
ama Muaviye gelince işler kötüye gider. Hiçbir zaman politik birlik olmamıştır. İnsan olduğumuz için farklı fikirlerimiz var. Müslümanlar’ın çoğu belli bir
şeriat anlayışına katılacaktır diyorsun. Hiçbir zaman böyle olmadı. Aslında halifeler, sadece birkaç kez şeriatın
nasıl olması gerektiğine dair karar aldı. Halifeler varken, çoğulluk vardı. Abbasiler altında,
Mutezile, Şii, Hanefi olabilirdiniz. Çünkü merkezi bir kanun yoktu. Modern dünyada sorun şu, bizler merkezi
kanunları olan devletlerde yaşıyoruz. Eğer bu İslami devlet olacak dersek,
İslami kanunlarımızdan birini alacağız. Hanefiler, Hanbeliler, modernistler,
neo-Mutezileler, Şiiler, Vehhabiler
ya da Salafiler’in İslam hukuku. Bunların hangisi olacak? Biz anlaşırız
ama tarih boyunca kimse anlaşamadı. Bence, biz Müslümanlar
İslam anlayışlarımız konusunda
aynı fikirde olmamaya razı olduk. Biz bir inanç cemaatiyiz. Dünyanın her yerinde Müslümanlar var.
Buradan Bangladeş’e… Bence onları birlik halinde politik bir cemaat
olarak tasavvur etmek için hiçbir sebep yok. Bu hayatın gerçeği. Modern zamanlarda Müslümanlar ne yapmalı? Daha iyi ekonomiler, daha iyi eğitim,
ümmetin farklı üyeleri arasında
daha çok diyalog ve işbirliğine ihtiyacımız var. Ama bu sadece merkezi bir devlet değil. Sovyetler Birliği dünyanın en büyük
merkezi devletine sahipti, ama çöktü. Çünkü insanlara
etkileşime geçme hakkı vermedi. Bence bir devletin bizi kurtaracağı fikri… Bizim de bir devletimiz var.
Türkiye’de bir devlet var, üzerine çalışıyoruz. Hala problemlerimiz var.
Türkiye’de bile kimse anlaşamıyor. Türkiye hakkında iyi bir şey– Türkiye’de dine
düşmanca yaklaşan laikliğe karşıyım. Kemal laikliği din düşmanlığına dayanır.
Benzer laik ülkelerde de bu böyle. Türkiye’de tarafsız laik bir devlet var
ama tüm İslami gruplar bunu kabul etmiyor. Türkiye’de İslami bir devlet kuralım derseniz, bu Nakşibendiler mi, Nurcular mı,
Gülen hareketine mi yoksa
İran’dan esinlenen İslamcılar’a göre mi olacak? Bunu çok uzun zamandır tartışıyoruz, ve sonunda biri “Tarafsız bir devlet olalım,” dedi. “Kendi sivil ortamımızda varolalım.” Bence İslami bir devlet olacaksak,
Pakistan’da olduğu gibi bunun için savaşacağız. Pakistan’da kanunların İslamlaştırılması
birçok soruna yol açtı, çünkü
halk kanun ne demek bilmiyordu. Bence, İslam–
ümmet bir inanç topluluğudur. Aynı inancı paylaşıyoruz
ama farklı diller konuşuyoruz, farklı politik geçmişlere sahibiz,
farklı kültürlerimiz var. Sadece bu kültürlerin
iyileştirilmesi üzerine çalışmalıyız, ve bence böyle merkezi bir devlete ihtiyacımız yok. Bu, dünya tarihinde beklenmedik bir şey olurdu. Buna cevap vereceğim. Ben merkezileşmeden bahsetmedim. Halifeler geldiğinde her bölgeyi özerk
şekilde yönetmesi için birer vali atanmıştı. Pardon? Duyamadınız mı?
Özür dilerim. Erken halifeler döneminde
her bölgeyi yönetmesi için valiler atanmıştı. Bu öyle etkiliydi ki, bazıları kendi ordusu vardı, ve sonra bölünmeye başladılar çünkü
her şey aşırı derecede merkezsizdi. Bu baştan itibaren bazen ayrılıklara yol açmıştı. Ama İslam tarihinde yer yer ayrılıkların olması şimdi İslami ilkelerimizi tarihin tesadüflerine
uymak için değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Bundan bahsediyordum. Şimdi inançlarımızı değiştirmeye ve
ilkelerimizi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Portekiz, İspanya’da yaşadığım bölgede, Afrika Berberleri’ne yaklaşan Haçlılar’a karşı
Endülüs’teki Müslümanlar’a yardım etmeye geldiğinde, ve Yusuf bin Taşfin ile çatışmada
Müslüman şehir devletlerini fethettiğinde, Bağdat’taki halifeye bir mesaj gönderdi,
“Bu valiliği halifeliğe bağladım,” dedi. O zamanki Müslümanlar kendi
aramızda bölünemeyeceğimizi anlamıştı. Kuran diyor, “Kendi aranızda bölünmeyin.” Onun zamanında halifeliği
uygulamak çok daha kolaydı, çünkü şimdi 24 saatte aldığınız yolu, o zaman
bir yandan diğerine 1 yılda alıyordunuz. Aslında teknoloji,
şeriatı uygulamayı kolaylaştırdı. Söylediğim gibi, kendimizi sömürgecilikten
sonra oluşturulan ayrı devletlere bölünürsek, hiçbir anlamımız olmayacak. Bu durumda, sürekli çatışacağız,
savaşacağız, birbirimize düşeceğiz, Cahiliye dönemindeki gibi olacak. Hz.Muhammed, zamanında çatışan kabileleri
bir araya getirip İslam altında toplamıştı. Ben de İslam altında
toplanmamız gerektiğini söylüyorum. Daha önce söylediğimi tekrarlayacağım. “Hangi ekolü takip edeceksin?” dedi. Batı’da “Onlar muhafazakar, biz liberal-demokratız.
Ayaklanıp onlarla çatışalım, derler mi? Hayır. Bu neden? Biz neden bunu yapamıyoruz? Eğer onlar yapabiliyorsa,
bizim bunu yapmamızdaki sakınca ne? Osmanlı halifesi Halefi idi ve Şafi vatandaşları vardı. Onlar, “Sen Şafi değilsin. Seni dinlemeyeceğiz,”
demediler, onu takip ettiler. Neden? Bu imam ve salah ilkesinden geliyordu. Salah ederken sureleri okumanız gerekir.
Sureleri yarıda kesemezsiniz. Ama imam sureyi sizden önce
tamamlarsa ve Allahüekber derse, yaptığınız şeyi bırakmanız ve eğilmeniz gerekir. İmam insanları bu şekilde birleştirir ve imam
bu durumda devletin başı gibi namazın lideridir. İslami model bu. Artık, hiçbir zaman
olmadığı kadar uygulanabilir oldu. Bence, topraklarına gerçek güvenlik ve
işbirliği getirecek tek model ve sistem budur. Teşekkürler. Biliyorum. Konuşmacılarımızın beynini
dürtmek için bu anı bekliyordunuz. Şimdi İnşallah, konferansı sorulara açacağım. Harika. Görüyor musunuz? Eller hazır. Diyeceğimi henüz bitirmedim
ama insanlar çoktan hazır. Harika. Konferansı sorulara açıyorum.
Her seferinde üçer soru alacağız. -Nasıl istersen.
-Nasıl istersen.
-Nasıl isterseniz. -Bir açık pencere bırakmalıyız.
-Kişi başına bir soru. Üç değil. Evet. Kişi başına bir soru. Açık olun, ikisi de mi cevap versin
ya da hangi kardeşimizin cevap
vermesini istiyorsanız söyleyin. Bir. İki. Üç. -Selamünaleyküm.
-Aleykümselam. Ben Harjap Singh, Bexley & Greenwich
Çok İnançlı Dünya Forumu’nun başkanıyım.. Buraya gelmek önemli bir karardı. Çünkü bu konuşmacıların
beni ikna edebileceğini ve
soruma cevap verebileceğini sanıyorum. İnsanlar diğerlerini sakince dinlemezlerse,
öğrenemezler, değil mi? O kadar yıldan sonra, İslam kardeşlerimizi
bir arada görmek güzel. Ama burada diğer inançlar da olmalıydı. Çünkü ister katılın ister katılmayın, olan şu; Kuran ve İslam hakkında
bu harika şeyleri söylüyorsunuz. İslam’ın bir barış dini olduğunu
biliyorum çünkü onu okudum,
okuldayken üzerine düşündüm. Ama dışarı çıkıp birine
İslam’ın ne olduğunu sorarsanız, normalde işçi sınıfı, beyaz gençler
bunun helal, öldürmek ve dayak
olduğunu söyleyecektir. Aynı şekilde onlara Hristiyanlığın
ne olduğunu sorarsam, Ne diyecekler size söyleyeyim çünkü,
onlar da Hristiyanlığın ne olduğunu bilmeyecek. Diyecekler ki, hayırseverlik,
Noel, İsa, çörekler ve hediyeler. Öyle mi? İnanın, bu o kadar basit.
Böyle söyleyecekler. Sana tamamen katılıyorum,
liberalizm diye bir şey yoktur. Bu “gücü olan istediğini alır” durumu. Başörtüsü hakkında ne dediklerini biliyorsunuz. Ben 1965’te buraya geldiğimde
türbanıma laf etmişlerdi. “Türbanını çıkar, yoksa işi alamazsın,” dediler. -Konuya gelelim.
-Bilmek istediğim şu. Tüm inançlar, toplanıp nasıl bir araya gelebiliriz? Bu yüzden, dinler arası, çok dinli hareketler var. Lütfen ideal olanı yapın ve
diğer inançlar hakkında da bilgi edinin. Diğer inançları öğrenmezseniz,
zaten var olan durumu tekrarlayacağız. Teşekkürler. -Benim sorum–
-Daha yüksek sesle konuşur musun? Herkesin duyabilmesi için. Sorum Abdullah kardeşe. Liberalizm ve komünizm
eleştirine saygı duyuyorum. Ama bence, İslam ilimine dair
pembe gözlüklü bir bakış açın var. İslam iliminde farklılıklar olduğu dile getirildi, ama onları kenara itip
“Durum ne olursa olsun,
şeriat değişemez,” diyorsun. Sorum şu; şeriat aslında nedir? Kuran’da şeriatın ilk kanunlarına
göre Kuran kanunları arasından
elenecek çeşitli bilimler var. Bu bilimler konusunda
hiçbir İslam alimi anlaşamıyor. Bir İslam alimine sorun.
Kaç tane ayet feshedilmiştir? Cevap 5 ya da 225 ayet olacaktır. Ya da hiç yoktur. Ya da hiç yoktur,
ama genelde Sunniler’de olur. ve pardon, fikrimin anlaşılması için uzattım. Yani, Kuran okumanda
Sure 2 Ayet 193’ten alıntı yaptın, “Fitne kalmayana kadar onlarla savaş
ve din Allah içindir.” Ama bağlamdan alıntı yapmadın ya da
önerin için herhangi bir referans vermedin. Bağlam Ayet 193’ten; “Sizinle çatışanlarla
Allah’ın yolu ile savaşın.” Bu kanunları insanlara
zorla kabul ettirmekten bahsetmiyor. Orada bir savaş durumu var. Sure 4, Ayet 88 için de aynı şeyi yaptın. Bu ayet, açıkça, münafıklar hakkındadır. İhanet edenlerle alakalı değildir. Bir şeyi ispatlamaya çalışıyorum. Hepimiz gibi Kuran’ı okuma hakkın var
ama bana öyle geliyor ki, İslam’ın kanun uygulama konusunda
çok az sorunu olan yekpare bir oluşum
olduğunu ön planda tutuyorsun. Durum bu değil.
Bence, Mustafa Akyol Bey, Doktor? Mustafa yeterli. Mustafa kardeşin fikir birliği konusunda
çok daha gerçekçi bir yaklaşımı var.Teşekkürler. Benim sorum da Abdullah kardeşimize. -Merak ediyordum–
-Yüksek sesle lütfen. Merak ediyorum,
modelin çoğulculuk ile nasıl başa çıkıyor? Çünkü küresel bir dünyada yaşıyoruz,
farklı geçmişlerden gelen insanlar var. Aynı şehirde Hristiyanlar, Müslümanlar,
dindarlar, daha az dindar olanlar. Müslüman bir toplumda kendine Müslüman
diyebilirsin ama dinini uygulamıyor olabilirsin. Modelin bir toplumda
bu farklı düşüncelerle nasıl başa çıkıyor? Tamam. Sorularınız kim içindi? -Üç soru vardı.
-Üç soru. Bir, iki, üç. Benim için bir soru yok. İlk soru dinler arası diyalog hakkında.
Nasıl ilerleyebiliriz gibi. Dinler arası diyalog konusunda ne yapabiliriz? Bu büyük bir soru. İlk olarak, İslam’ı politik bir sistem
olarak görmediğimi tekrarlamalıyım. İslam’ın politik değerleri olduğuna inanıyorum.
İnşallah bunları sonsuza kadar idame ettireceğiz. Ama bu diğer sistemlerin
yerine geçecek bir sistem değil. Başka şeylere İslam’ın rengini veremezsiniz.
Şehir devletinden modern demokrasilere… Peki nasıl– Bir şey daha var. Osmanlı halifeliği, geç Osmanlı döneminde
liberal demokrasiyi benimsemeye başlamıştı. Halife bir parlamento kurdu, 1924’te bir Türk generali tarafından
yıkılmasaydı, İngiltere gibi olacaktı. Çok laik bir adamdı. Nasıl dinler arası– Tabi, 9/11’den beri dinler arasılık moda oldu. Dinler arası olursunuz,
kameralara gülümsersiniz ve herkes birbirini sever. Bunu, daha dürüst ve cesur bir şekilde yapmalıyız. İyi bir toplantıya katılmıştım.
“Zor sorular: İslam ve Batı” Genelde Batılılar’ı suçluyoruz ve haklıyız,
emperyalizm açısından… Sömürgecilik, Haçlı Seferleri geçmişi,
modern zaman saldırıları,
uluslararası hukukta çifte standartları var. İsrail’e Amerika’dan ve genelde
Batı’dan gelen destek var. Yani, genel olarak bize karşı
politikalarına eleştirel yaklaşıyoruz
ve genel olarak haklıyız. Konu onlar olduğunda,
bizdeki özgürlük eksikliğini eleştiriyorlar, misyonerler öldürülüyor, din değiştirenler
cezalandırılıyor, idam ediliyor. Bence bizi eleştirmek için
bazı geçerli sebepleri var. Bence, iki taraf da
bu sorunlar hakkında dürüst olmalı. İkincisi, bence İslam, Hristiyanlık
ve Yahudilik birçok ortak değer paylaşıyor. Bunlar tektanrılı inançlar. Özellikle dünyadaki Richard Dawkinsler’in
karşısında, biz birçok ahlaki değer paylaşıyoruz, ve bence, uzun zamandır
Hristiyanlar’ı ötekiler olarak görüyoruz. Ama modern dünyada,
Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler
aslında ahlaki değerleriyle çok benzer. Batı’da ahlak eksikliğine getirdiğin eleştirilere
bir yere kadar bunlara katılıyorum, ama müdahale etmeleri için
otorite yanlısı devletlere çağrıda bulunmuyorum, aynı zamanda Hristiyanlar’dan da
duyabileceğimiz eleştiriler var. O noktada bir ortaklığımız var. Ahlaki yönleri konusunda anlaşıyoruz.
Orada köprüler kurabiliriz. Ayrıca, diğer uygarlığın en agresif
öğelerini temsili görmemeliyiz. Türkiye’deki en popüler papaz,
Kuran’ı yakmak isteyen papazdı. Ondan dışında, saygıdeğer birçok papaz var. Bence, konu bize geldiğinde aynı şeyi yapıyoruz. O iki soruya cevap verebilmem için
biraz daha zaman isterim. Birini diğerinden ayır lütfen. İkisi de bana soruldu,
onlarla devam edeceğim. Tamam. Diğer inançlar da davet edilmeliydi evet. Herkese toplu mailler gönderdik, bazıları “Ben Müslüman değilim,
neden geleyim?” diye cevap verdi.. Camide gerçekleştirdiğimiz,
son Hristiyan ve Müslüman tartışmasına
katıldığınızı görmek güzeldi. -Orada inançlarımızı paylaşıyorduk.
-Ne olursa olsun, ben bilinçli bir çaba gösteriyorum. Ben moda olduğu için dinler arası değilim. Çünkü ben, orada da savaşımı veriyorum.
Bir sürü sorun var, bunları biz yaratıyoruz. Tabi. Söylediğim gibi,
Müslüman Girişimi organizasyonumda
dinler arasılık, politikalar arasılık, her şey var. Size kesinlikle katılıyorum.
Bilfiil bunu teşvik ediyoruz. Muhtemelen e-mail listemizde varsınız
çünkü birçok toplantımıza katılıyorsunuz. Lütfen gelmeye devam edin. İslam ilminde farklılıklar sorusunu
soran beyefendiye gelirsek, kırık plak gibi olacağım
ve yine aynı şeyi söyleyeceğim. Evet, bu normal, insani bir şey. Herkes, her alim, bu gezegende
insan olarak hayal edebileceğiniz her konu, bilimden politik felsefeye,
liberaller, komünistlere,
ne olursa olsun kimse anlaşamıyor. Filozof John Kekes’in söylediğine göre, liberalistler sadece isim konusunda anlaşır. Evet, bir dakika. Ama siz şeriat Tanrı’dan gelir diyorsunuz,
onlar Tanrı’yla ilgili bir şey söylemiyor. Bitirmeme izin verin. Ben şeriatın nereden geldiğini söylemedim. “Şeriatı kurmamız gerekiyor,” dedim. Şeriat, insanların okumalarından gelir,
bu metinler eylemleri şart koşar. Kuran’da muhkem vardır,
bunlar sağlam metinlerdir. Bunlar hepimizin kabul ettiği bir temel inşa eder.
Muhkemde bir fikir ayrılığı yoktur. Önce kardeşimiz bitirsin. Sağlam bir temel vardır. Aynı zamanda müteşabihler vardır.
Bunlarda fikir farklılıkları vardır. Bu sorun teşkil etmiyor. Hz.Muhammed (S.A.V.) zamanında,
sahabeler arasında fikir ayrılığı oldu. Bu mesele değil. Sonuç olarak bir yol bulursak ve tarihi olarak bulduk, Halife başa geldiğinde kanunların
amaçlarını ve kanuni fikirleri benimseyeceğim der. Halifenin yerine yenisi gelince
o kişi, bu kanuni fikri değiştirebilir. Fikirler sürekli değişir. Bu onların güzel yanıdır. Ama liberallerde çeşitlilik olduğu gibi, hükümette otorite kimdeyse,
fikirlerini ya da benimseyişlerini kanun yapabilir. Her ülke, bundan kaçamayacağını bilir, ve insanlar bu fikri İslam’a uyarladığında
şaşırıyorum, ve şöyle diyorum, “Aynaya bakın. Herkes bunu yapar.” Neden İslam uygulanamaz görülüyor? Biz de sizin gibiyiz. Aynı şey. -Ama sen insanları öldürmekten–
-Bir dakika kardeşim. -Kimseyi öldürün demedim.
-Bu ikiniz arasında bir tartışma değil. Ayrıca, bugün verdiğim mesajı saptırmayın. Din konusunda sure örneğini kullandığımda, o ayet ile İslam’ı politikada
uygulayabileceğimizi kanıtlamaya çalışmadım. Daha birçok ayetten bahsedebilirim. Ayeti din kavramının iki farklı
anlamından bahsetmek için kullandım. Sen ayete odaklanıyorsun.
Ben, bu kelime için örneğe odaklanıyordum. -Ama bağlamdan çıkarıyorsun.
-Kardeşim. Size bir bağlam vermek zorunda değilim– -Vermek zorunda değilsin, ama Kuran’da–
-Bitirmeme izin ver. Sana kanuni olmayan bir şey için
bağlam vermek zorunda değilim. Bir cümlede kullanılan bir kelime,
başka cümlede farklı anlamda olabilir. Mesela, Arapça’da kesinlik anlamına gelen kelime
başka bir cümlede şüphe anlamına gelir. Bu Arapça dili. Kuran’ı Arapça dilinden
bir örnek vermek için kullandım. Neden bunu seçip cihat
konusuna değindiğini anlamıyorum. Tamam. Cihattan bahsediyor. Ama benim ispatım hala geçerli,
din kelimesi yargılamaya denk geliyor. Ama o dediğin de cihat anlamına gelmiyor mu? Ya da gücü ele almak,
bir tanım listesi verebilirim. Şimdi diğer soruya cevap verelim.
İkiniz arasında bir tartışmaya dönüyor. Sorun değil. Toplantıdan sonra konuşabilirsiniz. Söylemek istediğim şeyin
neyle ilgili olduğunu anlatmak istedim. Çoğulculuk konusuna gelirsek,
yine bu da aynı soru. Bize böyle düşünmemiz söyleniyor. Halefi ya da Şafi olmanızla ilgili bir sorunumuz yok. Ama fikir ayrılıklarından dolayı dinimizin
uygulanamacağını düşünmemiz söyleniyor. Böyle düşünmemiz söyleniyor. Amerikan Hükümeti’ne, Müslümanlar’ı
nasıl manipüle edecekleri konusunda
danışmanlık yapan Rand Şirketi Sunni ve Şiiler’i birbirine düşürmenin
Amerika’nın çıkarları için
fırsatlar oluşturacağını söyledi. Ya da en azından, kullandıkları kavram buydu. Peki o zaman onlar çoğulculuk denizinde
tek bir fikri dayatmaktan bahsederken ben neden çoğulculuk konusuna
cevap vermek zorundayım? Şunu iddia edebilirim, İslam çoğulculuk
fikrine liberalizmden daha çok saygı duyar, çünkü biz Hristiyan ve Yahudiler’e
kendi hukuk sistemlerini veririz, ama Batı’da böyle bir şey olmaz. Aslında, şeriattan bahsettiğinizde çıldırıyorlar. Her şeyi ele geçireceğinizi ve
insanların kafasını keseceğinizi sanıyorlar. Yani, herkes için tek hukuk fikrine inanmıyoruz, çünkü Hristiyan ya da Yahudi’yseniz, inançlarımızı
size zorla kabul ettirmeye inanmıyoruz. Çoğulculuğa Batı’dan daha fazla saygı duyuyoruz. Belki de Batı bizden öğrenebilir. Tamam. Bir grup soru daha alacağız. Kusuruma bakmayın, onunla
sonra konuşmak isterseniz lütfen öyle yapın. Ama bir grup soru daha alacağız. Kapıda bir kardeşimiz var.
Eşit şekilde bölmeye çalışacağım. Bayanlardan birini de seç lütfen. -Bir, iki… Bir, iki ve üç.
-Kapıdaki bey ilk. Kardeşim lütfen. -Size şu konuda katılıyorum–
-Yüksek sesle lütfen. Kısa dönemde politik birlik ve
tanınma konusunda size katılıyorum. Tarihte, özellikle de Moğol istilalarından sonra
bölünmüş devletler olduğu doğrudur. Ama bu, bilinen başka fiziksel bir olgudur, dürüst olalım, komünizmde
elitlerin başa geçmesi gibi İslam sancağı altında, inanç ve iktidarı
herkese kabul ettiremeyeceğimiz doğru. Bence insanlar bunu anlıyor. Ama– Biraz daha yüksek sesle konuşun,
insanlar duyamıyor. Abraham Lincoln’un kölelik
bahanesini kullanarak savaş başlatarak hiç birlik olmamış bir kıtayı
birleştirmesinin kabul edilebilir
olduğunu düşünüyor musunuz? Hukuk sistemleri olan ayrı eyaletler, kilise hukuku temelli sistemlerini ve
her eyalette ayrı kanunlarını sürdürdü. Bir meseleyi hatırlatayım,
kölelik sonrası anlaşmaya sadık kalmadılar. Kölelere tazminat olarak
40 dönüm ve katır vereceklerdi. Bu bir. Ve Avrupa Birliği.
Tarih boyunca hiçbir zaman birleşmedi. İngiltere adaları bir yana,
hiçbir zaman bir birlik projesi uygulamak için açık sınırlara ve tek meclisli devlete dair ayrı ya da yerel eyaletlere dair bir girişim olmadı. Neden, milyonlarca insanın yerinden edilmesi bu dünyadaki belli bir insan için kabul edilebilirdir? Para çaldılar, bilerek
piyasada durgunluk yarattılar, ve başka ülkelerde hayatlar mahvettiler. Onların bu tür açık sınır, açık ticaret
ya da açık erişilebilir ekonomi düşüncesi
neden kabul edilebilir oluyor? Dürüst olalım, bunun temeli
Anglosakson Hristiyanlık’ta yatıyor, ama 60-70 senedir
bir sürü devletin bir arada olmasında değil. Bu gerçek dünyada kabul edilemez. Teşekkürler. Şuradaki kardeşimiz. Merhaba. Herkesin görmesi için
elimde tuttuğum şey, Tell MAMA İslamofobi ve Müslüman
karşıtı nefret suçları üzerine. Eminim, ben dahil olmak üzere
buradaki birçok Müslüman bir tür İslamofobiye, saldırılara,
ırkçı imalara maruz kalmıştır. Abdullah, aklındaki bu devlet ütopik. çünkü Mustafa’nın dediği gibi, birçok mezhep var
ve bunlar birbiriyle iletişim kuramıyor. Bunu diğer ülkelerde görüyoruz. Benim sorum şu;
bunu şeriatta nasıl başaracaksınız? Orta Doğu’da kendimizi ötekileştirdiğimiz, Batı dünyasından ayırdığımız
bir devlet mi planlıyorsunuz? İslam toplumda diyalog, etkileşim
ve entegrasyon hakkında değil mi? Biz kendimizi dışarıya kapatıp, “evinizde istediğinizi yapın,
ama dışarıda bunlara uymalısınız”
dediğimiz bir din mi olmalıyız? Teşekkürler. -Sorum şununla–
-Daha yüksek sesle.
-Duymuyoruz. -Abdullah, kölelikten bahsettin.
-Evet. Kölelik geri gelseydi, bunun için
Kuran’daki emirlere başvurulur dedin. -Dolayısıyla–
-Devleti korumak için. Geri geldi, çünkü kaldırılmamıştır. Bu çok endişe verici, çünkü
bu durumda İslam ümmetinde
cariyelik kavramını benimsemiş oluruz. Mesela Saudi Arabistan’da
İslam’a göre nikahsız eş meşrulaştırılmıştır, bu durumda seks köleliği kabul edilebilir oluyor. Bahsettiğin İslami devlette
bununla nasıl başa çıkıyorsun? Çünkü kölelik geri gelseydi,
cariyelik kavramı kabul edilebilir olurdu. Teşekkürler. Teşekkürler.
Benim için iki, aslında bir soru var. Soru şuydu, belki duymadınız. Neden Abraham Lincoln’ın
bir savaş başlatması ve eyaletleri
kurması ile Amerika birleştirildi? Önceden birleşikti ama o birliği teyit etti. Bir Avrupa Birliği varsa,
neden İslami bir birlik olamıyor? Ben, Orta Doğu’nun birleşmesine karşı değilim. Neden İslami?
Neden Müslümanlar aynı politik– Birbirimizle ticaret yapacağız ama
başkalarıyla yapmayacak mıyız? Öyle olmak bizim için iyi olur muydu? Osmanlılar, her zaman Avrupa ile ticaret yaptı. Sadece kendi kitaplarımızı okuyup,
Batı’nın ya da Çin’in kitaplarını okumamalı mıyız? Sadece kendi hurmamızı yiyip,
başkalarından hurma almamalı mıyız? Bunun arkasındaki mantık nedir?
Bunu göremiyorum. Bence, İslam bize, tüm Müslümanlar’ın
kapalı bir çevrede yaşamasını söylemiyor. Aslında, Avrupa Birliği’nde bir sürü
Müslüman olması beni mutlu ediyor. Mesela, umarım Bosna Hersek
bir noktada AB’nin parçası olur, muhtemelen Türkiye’den önce
çünkü Fransızlar asla bizi kabul etmeyecek. Böylece Avrupa’da
Müslüman görüşler de olur. Onlardan uzaklaşıp Müslümanlar’ın kendilerini
kapattıkları bir kutu görmek istemem. AB gibi yapılara sahip olabileceğimizi düşünüyorum. Arap Baharı’ndan önce Türkiye
böyle bir şey başlatmayı planlıyordu, Suriye tiranlığı insanlarımızı
öldürmeye başlamadan önce… Şimdi Suriye’yle bir sorunumuz var. Mesela Türkiye sınırları açıp Suriye, Ürdün
ve diğerleriyle birlik kurmayı planlıyordu. Bu harika bir şey, daha çok diyalog kurmalıyız. Ama Batı’dan uzaklaşıp, sadece
kendi aramızda ticaret yapmamız için
bir neden göremiyorum. Bence, İslam’ın bizden talep ettiği bu değil.
Ama sizin istediğiniz de bu değil. Ben Batı’yla ticaret yapmamaktan bahsetmedim. Ama AB’nin kendi aralarında gümrük vergisi yok,
ve korumacı gümrük vergisini dayatmıyor. Amerika ve diğerleri de öyle.
Sorum Batı ile ilgili değildi. Neden bunun olasılığı daha düşük ve
ahlaksız, yanlış ya da delilik olarak görülüyor? Avrupa şu anda, hırsızlık yaparak
7-8 ekonomiyi mahvetti. Ben de bu yüzden Avrupa’ya hayran değilim. Ama kimse bu konuda şikayet etmedi.
İsteyip istemedikleri değil. -Avrupa Birliği hakkında.
-Ama Hristiyan dünyasında,
Avrupa’nın kültürel kökeni bu… Neden beyaz Hristiyan cemiyeti
ticarette birleştiğinde anlayışla karşılanıyor? İzin verin, söyleyeyim. Lütfen kardeşim. İzin verin cevap versin. -Avrupa Hristiyan bir cemiyet değildir çünkü–
-Kültürel kökenleriyle. Brezilya ya da Afrika’daki gibi
Hristiyan ülkeler onun bir parçası değil. Dünyadaki tüm Hristiyanlar’ın
bir araya geldiği bir Hristiyan cemiyeti değil. Avrupa, Hristiyanlık tarafından
şekillenmiş bir oluşumdur, evet. Oldukça laik bir geleneğe sahiptir. Tüm bunların ürünüdür ve
Hristiyan kalmasını isteyenler de var. Aslında post-Hristiyan bir cemiyettir.
Artık çoğunluğu Hristiyan değil. AB’ye dair en akıllıca yaklaşım İngilizlerin yaklaşımı. Onu başkalarının katılabileceği
ticaret temelli bir birlik
olarak korumaya çalışıyorlar. Bu anlamda AB’nin bir Hristiyan
cemiyeti olmasına karşıyım. Ticaret için sorun yok.
Dünya çapında ticari birlikler kuralım,
Orta Doğu’da dahil olsun. Ama İslam’ın merkezi bir yönetim altında politik Müslüman bir oluşum
kurmamızı hükmettiğini düşünmüyorum. Bir şey daha var. Diğer soru. Kölelik konusunda çok haklısın.
Bir şey eklememe izin verin. Osmanlı, 1856’da köle ticaretini
yasakladığında Osmanlı’ya karşı bir isyan oldu. O zaman Suudi olmayan, Arap Yarımadası’nda Vehhabi lideri Şerif Abdül Muhtelif şöyle dedi; “Şeriatı ihlal ediyorsunuz çünkü şeriatta
kölelik vardır, kölelik onun bir parçasıdır.” Osmanlı alimi Cevdet Paşa,
-bu dönemi kitabımda anlatıyorum- köleliğin İslam’ın ayrılmaz bir
parçası olmadığını açıklamıştır. O dönemde olagelmişti ve şeriat da
bunu yönetti ama bir değer değildi. -Seks köleliği. Problem şuydu–
-Her türlü kölelik. Ben tüm kölelik türlerine karşıyım. Bunun İslami kaynaklarda bahsediliyor oluşu, bana bu İslami kaynakların
tarihselliğini görmemiz gerektiğini söylüyor. Kuran’a göre, bazı kurumlar
İslami hukuğa hitap eder. Evrensel olarak İslami oldukları için değil
ama o dönemde olageldikleri için. Bence, İslam hukuku bundan bahseder. Zaman değişir ve kurumlar da değişir. Bence, kölelik hiçbir zaman geri gelmemelidir. Birkaç noktaya değineceğim. Bence bu iyi, çünkü Müslümanlar’ın
benimsediği yanlış anlaşılmalar var, Onlara İslam ve halifelik
meselesinden bahsediliyor. İnşallah, onların efsanelerini çürüteceğim. Halifeliğin bir ütopya olduğu inancı,
kimse böyle bir şey söylemedi. Ütopya imkansızdır çünkü
insanların özgür iradesi vardır. Her zaman kendi yoluna gidip suç işlemek
isteyecek birkaç insan olacaktır. Yani, ütopya imkansızdır.
Kimse bundan bahsetmedi.
Kimse bunu beklemiyor. Çok ilginç bir şey var. Somali’yi biliyorsunuz, çok ilginç bir ülke. 30 yıl önce herkes savaşıyordu,
kabile savaşları vardı. Öldürme sürekli devam ediyordu, kaos vardı. Araplar’ın Cahiliye dönemi gibiydi.
İslam öncesi gibiydi. Eğer birisi onları İslam’la
birleştirebileceğinizi söyleseydi,
“Mümkün değil,” derdiniz. 20 yıl önce bu asla mümkün değildi. Ama birden İslami
mahkeme kuvvetleri ayağa kalktı, ve kabileleri birleştirmeye başladı. Mogadishu’daki mitinglerde, insanlar
“Kabileler bitsin, sadece İslam” diyordu. Amerika bunu bir tehdit olarak gördü. Bunu tehdit olarak gördü,
çünkü Somalililer İslam’la birleşebilirse, -Somalililer kusura bakmasın-
herkes birleşebilir. Şehirleşmiş Müslümanlar ne olacak?
Diğerleri ne olacak? Hepimiz İslam altında birleşebiliriz. Kurulduğu anda Etiyopya’ya yardım ettiler, ve Amerika’nın savaş uçakları onları bombaladı. Yine, herkesin birbiriyle savaştığı
demokratik durumuna geri döndü. Mevcut demokraside,
demokrasinin onlardan istediğini yaptılar. Aynı zamanda Irak’ta da olanları biliyoruz. Farklı insanları birleştirebileceğimizi görüyoruz. Benim kabilem, benim ülkem
diye düşünerek Cahiliye zincirlerini
vurmazsanız olabilir. Hepimiz Müslüman’ız. Sorun ne? Şafiler’in ya da Malekiler’in
beni yönetmesi umurumda değil… Ben de Maleki’yim ama umurumda olmaz. İslam kaynaklarını referans
aldıkları sürece hangi ekolün
beni yönettiği umurumda değil. Sahici görmediğim hadisleri de alsalar, Beni inançsızlık ya da İslamsızlık ile
yönetmeye çalışmadıklarını biliyorum. Yapabileceklerinin en iyisini yapıyor,
buna gerçekten inanıyorlar. Bu da onu İslami yapar. Hata yaparlarsa, bir karşılık alırlar.
Peygamber böyle söyledi. Ben bunu kabul edebilirsem
-ki ben özel değilim-
neden başkaları etmesin? Başkaları bunu kabul edebilirse,
ve Müslümanlar zaten kabul ediyor, ve Kuran bizi bunu
kabul etmeye yönlendiriyor. Kendi aranızda ayrılmayın.
Mezheplere bölünmeyin. Ben bir mezhebim, senden daha
iyiyim demeyin. Kavga etmeyin. Ama bu zamanda,
bugünün dünyasına bakarsanız ve mümkün olan ve olmayan şeyleri
değerlendirirseniz asla ilerleyemeyeceksiniz. Siz muhtelif olursunuz.
Siz geri kafalı olursunuz. Diyorum ki, ileriye, geleceğin
olasılıklarına bakalım, ve bu oldukça mümkün bir olasılık. Hiçbir zaman birleşemeyeceğimize dair
sömürgecilik sonrası zincirlerden kurtulalım, ve gelecekteki refahı benimseyelim, -oylamaların gösterdiğine göre
yakın bir gelecekte- istersek ülkelerimizi birleştirebiliriz. -Son olarak–
-Aynı soru için mi? -Evet.
-Kısa tutalım, diğerine geçelim. Söylediğim gibi,
benim İslami devlet algımdan bahsettiniz. Derslerimde hiç bir ekolden bahsetmedim. Bu aslında, tüm ekollerin
üzerinde anlaştığı bir şey. Halife, Müctehid ya da Kureyş olmalıdır demedim. Bunlar fikir farklılıklarıdır.
Böyle bir şey demedim. Dedim ki, bir lider seçmeliyiz
-ki buna hepimiz katılıyoruz,
halifelik konusunda anlaşıyoruz. Onun da kitabında alıntı yaptığı
İmam Şatıbi and İbn-i Haldun
bunun zorunlu olduğunu söyler. Bu benim algım değil, sunumumda,
mezhepler konusunda tarafsızım. Arapça konuşmuyorsanız
ekol demek istedim. Son olarak, kardeşimizin cariyelik
hakkındaki sorusuna cevap vereceğim. Belli ki, cariyelik Hz.Muhammed (S.A.V.)
zamanında uygulanıyordu, ve Kuran bunu yasaklamadı ama düzenledi, insanların haklarını sağlama aldı
kölelerin özgür olma seçeneği vardı, ve bildiğim kadarıyla köle bir kadın
hamile kalırsa özgürleşirdi. Yani İslam, köleleri özgürleştirmek için
her türlü bahaneyi aramıştır. Bunu ekonomik sistemi bozmadan ve
kavga yaratmadan yapmaya çalıştı. Amerikan Sivil Savaşı’nda
olduğu gibi birden yasaklamadı. Unutmayın, Batı bunu
endüstriyel devrim yaklaşırken
tesadüfen yasaklamıştır. Bu tür görevleri otomatikleştirdiler. Tesadüf. Şunu söyleyeceğim. İki nokta var. Bir. Kölelik bitmişse,
bu kapanmış bir tartışmadır. Liberal ekonomik sistemin yarattığı
maaş köleliği ve borç köleliği var. Ama hukuki anlamda bu kölelik değildir. Eğer bittiyse, artık bunu
konuşmamıza gerek yok.
Devam edebiliriz. Ama “Kuran’daki hiçbir şey değişmedi”
dememin sebebi de şu, bu durum oluşsaydı, zaman yolculuğu
yapıp o zamana geri dönseydik, aynı şey olurdu,
kanunları uygulamamız gerekirdi. Ama Kuran gerçeklikle feshedilemez.
Bahsettiğim de bu. Bunun üzerine kafa yorarsanız,
Kuran’daki her şey gerçeklikle feshedilebilir. Bunu ne durdurabilir?
Belki Tanrı bir hata yaptı,
belki de geleceği göremedi. Tanrı herhangi bir şey biliyor mu?
Ya da her şeyi? -Teşekkürler kardeşim.
-Belli ki, söylemek istediğim şu; Kuran’daki hiçbir şey gerçeklikle feshedilemez. Ama gerçeklik yoksa, bunu tartışmaya
gidip gelmenin bir anlamı yoktur. Teşekkürler kardeşim.
Bir grup soru daha alacağım. Daha yüksek sesle lütfen. Günah işleme özgürlüğü kavramı ile,
sosyal etkiyi göz ardı mı ediyorsunuz? İkincisi, devlet ve din ayrılığını mı öneriyorsunuz? Oradaki kardeşimiz. Mısır’dan geliyorum. Siz, Mısırlılar’ın
yüzde 70’inin halifeliği desteklediğini söylediniz. Ama komşularına sınırları açmak isteyip
istemediklerini soracak olursanız, birçok insan “Hayır” diyecektir. Gazze bombalanıyor ama bunu yapmazlar. İnsanlara soruyorsunuz,
“İslami bir devlet istiyor musun?” Evet. “Bazı filmlerin yasaklanmasını
ister misin?” Hayır. Bu toplumda bir ikilemdir. Ama sorum şu, buradayız çünkü
Müslümanlar’la ilgili bir sorun var. Neyi amaçlıyoruz? İslam ve şeriat rehberliğinde
bir oluşum kurarsak, politik amacımız nedir? Müslümanlar’ı daha dindar yapmak mı?
İnsanları birleştirmek mi? Bunu başka araçlarla yapamaz mıyız? Müslümanlar, uygarlığa
sahip olduklarında bir ümmetti. Politikten ziyade İslami uygarlığın
yeniden canladırılması mı gerekiyor? Politik hiçbir zaman varolmadı.
Ama bir İslam uygarlığı vardı ve çeşitliydi. Birbirimizle etkileşime geçtik
ama bu kültürel bir seviyedeydi. Teşekkürler. Bir soru daha var. Ben aslında bir yorum yapacağım
çünkü o soruyla ilgili. -Bir soru mu soracaksınız?
-Pardon? -Sorunuz var mı?
-Bir sorum var. Ama bir giriş yapmak istiyorsun. Soruyu bir bağlama sokacaksınız.
Kısa tutalım lütfen. Din değiştirme konusunda
söylediklerinize göre, bir sürü hadis var. Bazılarında Hz.Muhammed
din değiştirenlerin öldürülmesini emretmiyor. Din değiştirme konusunun
İslam’da öne sürülme nedeni, insanların İslam’a katılıp ayrılmaları
ve insanlara yalan söylemeleriydi. İyi bir şey bulamadıklarını ve bu yüzden
eski dinlerine döndüklerini söylüyorlardı. Bu İslam’ı lekelemek içindi. O tür din değiştirmeler, böyle cezalara yol açtı. İnsanlar bundan sonra din değiştirdiler
ve bu sorun yaratmadı. Bir insan Müslüman olduğunda– -Kısa tutalım lütfen.
-Sorum bu.
-Öyleyse tamam. Müslüman olduğunuzu söylediğinizde,
Müslümanlar’ın kanunları altında olmalısınız. Kanunlar der ki,
“Günde beş kez namaz kılmalısın.” Ben her sene vergilerimi
beyan etmek zorundayım, ve bunu yapmaktan ve
vergi ödemekten nefret ediyorum. Ama bunu yapmak zorundayım
çünkü bu ülkede yaşıyorum, bu ülkenin vatandaşıyım; aslında
vatandaş değilim ama bu ülkede yaşıyorum… Konuda kalın. Çok detay verdiniz.
Muhaceret odada olabilir. Sorum şu, ben bu ülkenin
kanunlarına uymak zorundaysam, ve vergileme bir kanundur,
namaz da bir kanundur; o zaman neden vergi ödememin
adil olduğunu, ama birini namaza
zorlamanın olmadığını düşünüyorsunuz. Bana vergi ödettiriyorlar.
Neden birine namaz kıldırmak adil değil? -Harika bir soru.
Eminim harika bir cevap vereceksiniz. Şöyle başlayayım. Abdullah “Halife olacak
ve kararlar verecek,” dedin. -Onun sorusuna cevap verin lütfen.
-Bir düşünce dizisi olacak. Halife olacak ve kararlar verecek, ve yanlış karar verirse, bunun bir bedeli olacak. Ya halife “Beni eleştirmek fitnedir”
gibi bir karar verirse ve beni hapse atarsa ya da kafamı keserse? O karşılığını alacak,
ama ben hayatımı kaybedeceğim. Yöneticimin Hanefi, Şafi
ya da hatta Müslüman olup
olmadığı umurumda değil. Umurumda olan,
şeriatımın beş ana hakkını korumasıdır. Yaşam, din, mülk, soy hakkım.
Eleştiri hakkım. Düşünme hakkım. O adil bir Hristiyan olabilir,
adil bir ateist olabilir.
Müslüman bir tiran olabilir. Sözde Müslüman tiranlar var.
Tiran olan halifeler de vardı. Kendilerine karşı çıkanları idam ettiler vs. Neden bir halifenin illa dürüst
ve asil olacağını düşünüyoruz? Ona bu sözde kutsal vekilliği
verdiğimizde neden bize karşı
adil olacağını düşünüyoruz? Bence bu büyük bir tehlike.
Sorunuza gelirsek. Çok iyi bir nokta.
Neden vergi ödüyoruz? Vergi ödüyoruz, çünkü– Benim sorumda–
Bana vergi ödettiriyorlar. Temelde dayatma. İşte bu tam da bahsettiğim şey. İslam’ı kanunları olan politik
bir sistem olarak tanımlamaya başlarsanız, namazın ve orucun
bir kanun olduğunu düşünürseniz her emrin bir kanun olduğunu düşünürseniz,
bunlarda zorlama olacaktır. İngiliz hükümetini, devleti ya da krallığını
sevmeden vergi verdiğinizde
bir sorun yok, değil mi? Münafık değilsiniz. Sorun yok. Bunu ahirette size sormayacaklar. Devlet gönlünüzü istemiyor.
Devlet sadece paranızı istiyor. İslam gönlünüzü istiyor. İslami bir devlet sizi
zorladığı için namaz kılarsanız, herkes için iyidir
ama sizin ahiretiniz için değil. Bunu samimi iradenizle yapmanız gerek. Bu dayatılan ve
gönüllü yapılan şeylerin farkıdır. Kitabımda İslam hukukuna bakıyorum, ve neyin gönüllü neyin zorla olması
gerektiğini anlamaya çalışıyorum. Hırsızlık tabi ki cezalandırılacak. Kuran’ın sosyal suçlarla ilgili
dört hududu olması önemlidir, ama bunlar kişisel günahlarla ilgili değil. Kişisel günahların cezalandırılması, ulema bu hududları
genişlettikten sonra sonra geldi. Bu kitabımın bir parçası. -Vergi vermemek de hırsızlıktır.
-Pardon? Vergi vermemek de hırsızlıktır. Sadece devlet için değil,
o vergilere bağımlı olan hepimiz için. Haklısınız.
Bunun sosyal bir bağlamı da var. Vergi ödemeyip karayollarını kullandığınızda– Bence İslam’da namaz, rekat zorunludur. Bunlar zorunludur, aynı vergiler gibi. Politik olarak zorunlu değildir, ama iyi bir Müslüman olmak için zorunludur. O zaman anlaşmaya göre
yaşamıyorsunuz demektir. Müslüman oldunuz,
Allah’la bir anlaşma yaptınız– -Onun için sizi kim cezalandırıyor?
-Allah cezalandırır ama– -Devlet de mi?
-Devlet de. Devlet Allah’ı temsil eder mi?
Devlet kimdir? Hayır, çünkü br hadis var. Hz.Muhammed der ki,
“Herkes kendi cemaatin sorumludur.” Erkek, karısı ve çocukları için,
kabile lideri, kabile için diye devam eder. Hangi hadis biliyor musunuz? Kabile demiyor, imam
cemaatinden sorumludur diyor. Devam edersek,
imam cemaatinden sorumludur. Yani, cemaatine namaz kıldırmak
imamın sorumluluğudur. Hindistan’dan gelen bir sürü insan tanıyorum. Namaz kılmıyorlardı.
Suudi Arabistan’a gittiler
ve orada 10 yıl yaşadılar. Artık bir namaz bile kaçırmıyorlar. Suudi Arabistan’da
onları namaz kılmaya zorladılar. Baskıcı imamlar yüzünden İslam’dan
nefret eden insanlar da tanıdım. Namaz kılmaya ya da
kadın sünnetine zorlanmışlardı. Ama imam bunun
İslami olduğunu düşünüyordu. Dünyada bizi iyi Müslümanlar olmaya
zorlayan oluşumlar olması gerektiğini düşünmüyorum. Elbette vergi ödeyeceğiz. Hırsız
ya da katilsek elbette cezalandırılacağız. Bu bir seviye,
kişisel dindarlığımız da başka bir seviyedir. Devletin bana bu konuda
verebileceği en iyi şey özgürlüktür. Devletin camiye gitmem ya da
dindar olmam için beni cezalandırması
gerektiğine inanmıyorum. Kendim yaparsam dindar olabilirim.
Bu kadar. -Tamam.
-Bir soru daha var. Pardon. Sosyal etkiler. Günah işleme özgürlüğünden bahsediyorsunuz. Bu bağlamdaki sosyal etkileri
göz ardı mı ediyorsunuz? İkincisi, devlet ve dinin
ayrılmasını mı öneriyorsunuz? İkincisiyle başlayayım. Evet. Devlet ve dinin ayrı olmasını savunuyorum, ama dinin ve politikanın
ayrı olmasını savunmuyorum. Bence, İslam politik alana rehberlik ediyor. Ama biz Müslümanlar’ın
bu konuda farklı fikirleri var. İslami liberal olabilirsiniz,
-muhtemelen ben öyleyim- İslami sosyalist olabilirsiniz.
İslami milliyetçi olabilirsiniz.
Türkiye’de bunlar var. Bir sürü şey olabilirsiniz ve
bundan esinlenerek politik parti olabilirsiniz. Ama bence devlet
tarafsız olmalı ve dini şart koşmamalı. Çünkü hukuku standartlaştırılmış
modern bir devletten söz ediyoruz. Modern öncesi zamanlarda,
evet, farklı kanunlar vardı. Hristiyanlık, şeriat ve İslam,
çünkü devletin merkezi kanunları yoktu. Biz merkezi devletler altında yaşıyoruz. Tüm teknolojilerden dolayı bu bir gereklilik. Yani, evet. Benim savunmam şu. Günah işleme özgürlüğü
biliyorum tartışmalı bir konu, ve bu günaha göz yummak için değil,
ama tabi ki bir kamu ahlakı var. Ama bunun derecesine demokratik
olarak karar vermek gerekir. Bu bir denge meselesidir. Mesela insandan insana
“Günah işleyebilirsin, sadece
kendi evinde alkol içebilirsin,” derseniz, tabi evinde içen bir sürü insan olur
ve bunun ticaretini yapan mafyalar çıkar. 1930’larda Amerika’daki
denemelerde görüldüğü gibi bu toplumu daha dindar yapmadı, toplumu ikiyüzlü yaptı ve
mafyanın büyümesine yol açtı. Kamu ahlak kuralları olacaktır
ve bu toplumdan topluma değişir. Ama bu totaliter bir devletin
her davranışımızı kontrol ettiği
bir noktaya gelmemeli. Bu bir denge meselesi. Son olarak, Mısır’la ilgili bir soru vardı. -Bana sorulmuştu.
-Tamam. Özür dilerim. Söyleyeceklerim bu kadar. Birkaç nokta. Hz.Muhammed’in
günahlar hakkında söyledikleri
bunu daha iyi gösteriyor. “Bu günahları işleyenler,
bu dünyada cezalandırılacak
ve kefaretini ödeyeceler. Bu günahları işleyen ve saklayanlara gelince, Allah onları affetmeye ya da
cezalandırmaya karar verecek.” Bildiğimiz gibi zina, gayrimeşru cinsel ilişki
illaki fiziksel zarara yol açmaz. Muhtemelen duygusal zararı olur ve
sosyal olarak daha büyük bir sorundur. Ama özünde,
liberal kriter fiziksel zarar üstünedir. Fiziksel bir zarar yok ama
Kuran bunu tamamen yasaklıyor, bu liberal standartlara göre liberal değildir. Kuran liberal olmadığı için
kendimizi öldürmemize gerek yok. Bu kötü bir şey değil. Dayatma konusuna gelince,
iyi bir noktaya değindiniz. Her konuda mecbur bırakılıyorsunuz,
vergi ödemek için bile. Bir sürü şeye mecbur bırakılıyorsunuz. Mesele, araba sürmeden önce içebileceğiniz
alkol miktarı konusunda dayatma var. İyi bir şoför olabilirsiniz,
hatta sarhoş olduğunuzda bile. Ama alkolle ilgili sosyal problemden dolayı, bu durumda herkesin alkol tüketimini
sınırlandırmaları gerekiyor. Peki ya Batı’da kendini ifade etme özgürlüğü? Irk hakkında aşağılayıcı
bir yorum yapabilir misiniz? Hayır. “Neden ki? Onu söyleyerek kimseye
fiziksel zarar vermiyorum.” Buna neden engel oluyorlar? Çünkü korkuları, insanların
kamusal alanda söylediklerinin toplu önyargıya, sorunlara ve
saldırılara, şiddete yol açması; direk olarak değil, dolaylı olarak. Ve bugün ırkçı ifadeleri yasakladılar.
Cinsel tacizi düşünmek yasaklandı. Öteki cinse dokunmasanız bile, yasaklandı. Bu neden? Liberaller, liberalizmde korkunun insanlara
uygulandığında işe yaramadığını anladı. Pragmatik yaklaştılar ve böylece
“cinsel taciz” de kelimesini kullanamazsınız. Bunlar toplumda, bir tür ahlaka uymak
için mecbur bırakıldığınız konular. Halen sürüyor. Bahsedilen sorunlar için,
İslam bir devlet olsa,
-ama tabi ki öyle demiyorum devlet, İslamın politik yönlerini
uygulayan bir kurumdur.
İslam’ın kendisi değildir- o zaman gönlünüzü ister,
ama laik bir devlet gönlünüzü istemez. Müslümanlar’ın İngiltere’ye ya da
Amerika’ya bağlılık yemini etmeleri ya da İngiliz değerlerini
benimsemeleri istenmiyor. Bunu istemiyorlar,
gönlümüzü istemiyorlar, değil mi? Yanlış. İstiyorlar. Milliyetçilik modern, laik bir dindir
ve devlete itaat yeni tapınma biçimidir. Hz.Muhammed Müslümanlar’a şunu söyledi; “Milliyetçilik [asabiyyah]
çağrısında bulunan, onun için savaşan,
onun için ölen kişiler bizden değildir.” Müslüman ve milliyetçi olamazsınız.
Müslüman ve ırkçı da olamazsınız. İnsan Hakları Bildirgesi ve NATO ile
Hristiyanlar’dan ayrı olma durumumuz. NATO ve İnsan Hakları Bildirgesi bir yana,
biz Hristiyanlar’dan ayrı değiliz. Tarihteki halifelik, Hristiyan ve
Yahudiler’le bir arada yaşıyordu. Aslında Hristiyan ve Yahudiler’e
özel alanlarını verdik. Sanırım Osmanlı döneminde buna millet deniyordu. Böylece, Hristiyan ve Yahudiler’e
çok daha iyi bir şey verdik. Sadece onlarla etkileşime geçip karışmakla
kalmadık, aynı zamanda kendi alanları oldu. gettolaştıkları, entegre ve asimile
olmadıkları için şikayet etmedik
ve bunu da onlara söylemeyiz. Kendi alanınıza sahip olun,
kültürünüze ya da o alanda ne yapmak
isterseniz ona sahip olun ve ticari anlamda, piyasada karışabiliriz.
Kamusal alanlarda karışabiliriz. Bazı yerlerde, Endülüs’te olduğu gibi
camilerde, kiliselerde karışabiliriz. Bu meseleler sorun değil.
Ben bir ayrılığı savunmuyorum. Bu halifelik meselesinin,
Müslüman zihnini istila eden
yanlış temsillerinden biridir. Bu da ona geri dönmemize engel oluyor. İnsan Hakları ve NATO konusunda gelince,
NATO ile ne yapacağız? Daha iyi bir soru, NATO
modern zamanlarda bize ne yapıyor? NATO bize ne yapıyor? Bu soruyu sorduğunuzda,
cevabımı biliyorsunuz. Mısır konusuna gelince. Bir Mısırlı’ya “İslam için oy verip
diğerleri ile birleşmeli miyiz?” diye
sorduğumuzda “Hayır” diyor. Bence, her Müslüman’a gidip
“İslam dünyasında birlik istiyor musun? Tüm Müslümanlar’ın beraber
olması kötü müdür?” diye sorduğunuzda, “Kötü değildir. Biz bunu istiyoruz,” der. Sanırım hiç biri “Başka Müslümanlar’a
katılmak istemiyorum,
kendi başıma olmak istiyorum” demez. Bunu söyleyen hiç bir Müslüman ile karşılaşmadım. Ama, kabile cehaletinden dolayı,
bu Müslüman dünyasında hala var. Mesela, Mısır ya da Cezayir deseniz, “Cezayirliler olmaz. Futbol maçımız
oldu, mümkün değil.”diyebilir. Ama diğer hiç kimse için sorun yok.
“Birleşmiş Müslüman Cemaati.” Bu tamam. Bugün ele alacağım son yanlış temsil,
-belki sonuncusu değil ama- Şeriat ve halifelik totaliter
bir rejim midir? sorusunun cevabı ise, Hz.Muhammed’in hayatından, yönetimde
olduğu zamanlardan bir örnek vereyim. Yolun ortasında bir kadınla karşılaşır. Cinsiyetler arası sorun yaşamamak için, kadınlar halk arasında
daha az dikkat çekmeye çalışır, ve erkeklerin ilgisini çekmemek için
yolun ortasında yürümezlerdi. “Kadınlar yolun kenarından,
erkekler de ortadan gitsin,” dedi. Temel olarak, bir işleri olmadığı sürece
etkileşime geçmemeleri içindi. Ama yolun ortasında bir kadınla karşılaştı. Tam önündeydi.
İki sahabesiyle yürüyordu, ve yolun ortasındaki kadın
çekilmeyi reddetti. Müslüman görünüyordu. Sahabeler, “Gidip kenara
çekilmesini söyleyelim mi?” dedi. Peygamber, “Hayır. O sadece
bir isyancı,” diye cevap verdi. Birinin arkasından konuşmak haram değildir, ama 1400 yıldır arkadan konuşmayı
yasaklayan İslami bir kanun da yoktur. Devlet de “Bu kişinin
arkasından konuştun mu?” demez. Halk arasında iftira olabilir
ama arkadan konuşma olmaz. Devletin bizi zorlamadığı
böyle bir çok kural var
ve bunun bilincinde değiliz. Bunun totaliter rejimden
kaynaklandığını düşünürüz. Bunun sebebi ne? Çünkü Fransız Devrimi ve tabi ki Sovyetler gibi
Avrupa ideolojilerini ilk kez uyguladıkları zaman, sonuna kadar uyguladılar. Herkes, her alanda,
her yönden zorla bu fikirlere uymalıydı. Fransa erken liberal
laik bir devletti ve totaliterdi. Sizin deneyimizde olduğu
gibi Türkiye de totaliterdi. Biz totaliter rejimlere o kadar alışığız ki, biri size İslam’ı sunduğunda
“O da totaliter olabilir,” dersiniz. Bu çok kötü bir durum. Totaliterlikten başka bir şey bilmiyoruz. İslam, totaliterliğin tersidir. Halk arasında alkol içemezsiniz,
bunun iyi bir nedeni vardır; Sarhoşken suç işlediğinizde,
kanuni olarak suçlu görülebilir misiniz?
Aklınız yerinde değil. Aklınız yerindeyken yapmayacağınız
bir şeyi yaptığınız zaman
ahlaki yönden nasıl suçlu olabilirsiniz? Batı’da sizi bunun için cezalandırırlar. Batı’da işlediğinizi hatırlamadığınız
bir suç için cezalandırılabilirsiniz. İslam, bunu en başından engelleyor. “Sokakta alkol içmek yok. Evde kal.” Mafya?
1400 yıl boyunca alkolü yasakladık. Müslüman dünyasında mafya var mıydı? Hayır. Endüstriyelleşmiş ve alkol fabrikalarının
olduğu bir ülkede, alkolü yasaklarsanız, tabi ki gizlice üretmeye devam edecekler.
Bu işe yaramayacak. Liberalizmde adlı bambaşka bir zihniyetleri var. Ve son olarak, bir hadis var. “İslami haklarını insanlardan alan
baskıcı bir yönetici görürseniz, ona karşı isyan etmelisiniz
yoksa Allah sizi cezalandırır.” Bu bir hadistedir. Fiziksel güçle bile olsa,
yöneticiye hesap sormalısınız. Halifeliğin erken dönemlerinde
gördüğümüz isyancılar iyi bir şeydir. Bu, yöneticilerimize hesap sorduğumuzu gösterir. İlla onun altında kalacağız diye bir şey yok.
Gerçekten özür dilerim. Gerçekten özür dilerim. İmam Şatıbi,
Mustafa Akyol’un kitabında geçiyor. İslam hukukunun amaçları
[Makasid Al Shariah]. Aklın korunması. O nedendi? Alkol. Bu yüzden, aklınızı korumak için
alkolü yasaklıyor. İmam Şatıbi’nin sözüyle bitireceğim, “Şeriatın temel amaçları ve
değerlerini takip etme bahanesiyle,
şeriatın kurallarını ihlal etmek, vücudu olmayan
bir ruha değer vermek gibidir. Ruhsuz bir vücut işe yaramadığı gibi,
vücutsuz bir ruh da işe yaramazdır.” Bize bu amaçları ilk veren
İslami metni göz ardı etmeyelim. Bu amaçları metinleri çürütmek
ve feshetmek için kullamayalım. Tanrı gibi neyin feshedildiğini
neyin güncel olduğunu bilemeyiz. Teşekkürler. Herkes çıkmaya başlamadan önce,
konuşmacılarımıza teşekkür etmek istiyorum. Bu etkinlik hoşunuza gittiyse,
lütfen web sayfamızda bağış yaparak
MDI çalışmalarına destek verin. Teşekkürler. Altyazı ve çeviri: Ayse Gul Boydas
[email protected]